Author Archive for orhunb

Hüzün…

Serkan Cagri - Yalnizligin Sesi

Serkan Çağrı - Yalnızlığın Sesi

Dinlemek istiyorum şimdi, bir klarnet sesi, bana bütün hayatın yalnızlığını anlatabilen. Bir tarafımı doldururken diğerini boşaltmaya kadir bir deniz kenarında ve yüzüme çarparken ılık bir kış rüzgarı. Dinlemek istiyorum şimdi yeniden, daha önce söyleyemediğim bütün şarkıları, ellerim cebimde yazı bitiren bir kıtanın sahilinde, daldırırken gözlerimi güneşin batısına. Dinle-n-mek istiyorum, yoruldukça durduğum bir sahil kasabasında, hayatımı tekrardan sorgulamak bir de…

Bugüne kadar ezgisine kapıldığım her kavalın bana kazandırdığı herşeyi notalarına dökeceğim hayatın ve ben bir “sen” yokken öleceğim, sahilimin kenarında. Ardımda isimler bırakacağım, gidemediğim ülkeler, mutlu edemediğim insanlar ve sevemediğim hayvanlar olacak içlerinde. Bir sözlük gerekmeyecek anlayabilmek için, farklı dilde yazdığım her hangi bir yazı için. Sen bile anlayacaksın hangi kelimede saklı adın, ben bile anlayacağım neden yazmalı adın.

Şimdi dinliyorum, vakitsizce söylediğim her şarkıyı, yankılanırken bir sahilin dağlarında, zifirin ortasında çıkarken ya da bir yayla yoluna. Bulacağım en yüksek tepede sayacağım yıldızlarını, bir fotoğrafını da kıyısında yürürken gördüğüm bir denizden hatıra. Ve ben şimdi dinleyeceğim bütün şarkılarını, kimsenin kimseye söyleyemediği ama herkesin bir kez bile olsa dinlediği, o iç acıtan hüzünlü şarkıları, hüznün şarkılarını hani…

Özür

Bu dağlar sizin olsun, çünkü ben nasıl başlayacağımı bilmediğim bir hayatın nasıl bittiğini bile anlamadığım bir zaman dilimini yaşıyorum, arkamda bıraktığım herşey için dökerken gözyaşımı. Henüz tadını alamadan, kendim için bir şey yapamadan gidiyorum uzak memleketlere, önceden olduğu gibi, şimdi olduğu gibi. Kulağımda ağır bir ezgi, gözlerim yaşlı, kalbim yaralı bırakıyorum bir daha bırakmayacağım herşeyi. İçimden zerre kadar gelmezken yollara düşmek, bir hayata bağlı diğer bütün hayatlar için, kurulan bütün hayaller ve çekilen bütün cefalar için bir çentik daha atıyorum, silmem gereken bütün özlemlere.

Ve şimdi bırakıyorum, bırakılmaması gereken her birşeyi. Yıllar önce hissettiklerimden çok daha farklı duygularla gidiyorum, yeni bir adım atmaya. Bunca yıl beklemiş olan ya da bekleyecek olanlardan diliyorum, yokluğumun özrünü…

Yaa…

Varlık ve yokluk çıkıyor insanların ağzından, kalbindekilere inat yaşıyorlar, bir yerlerde kalmış yarım bir aşk ve bir daha bulunamayacak zamanların hasretinde…

Yaşayan her varlık bir yerlerine sığınıyor hayatın ve zamanın, saklarken kendilerini bir bedene. Kendi varlıklarından habersiz geçiyor ömürleri ve bir yokluk sahnesinde alkışlıyorlar bu hayatı. Her ne kadar isteseler de, zorundan kaçmaktalar bir güzelliğin ki kimse anlatmamış sanki bunlara “zahmetsiz rahmet olmaz” sözünün ne demek olduğunu. Bir şeyler kopup gidiyor, bizim ince bir ip ile bağlandığımız hayatın kısalığında, kendi hayatlarından. Ve farkedemeyecek kadar da köreliyor kalpleri, bir beynin peşine takılırken görüntüleri.

Yarın olmayacak şimdiden ve her şey vakti geldiğinde güzelleşecek, bir orman ıslaklığında…

Değişik

Başka türlü bir şey benim istediğim
Ne ağaca benzer, ne de buluta.

Burası gibi değil gideceğim memleket
Denizi ayrı deniz,
Havası ayrı hava…

Bir başka yolculuk dalından düşmek yere
Yaşadığından uzun
Bir tatlı yolculuk dalından inmek yere
Ağacın yüksekliğince
Dalın yüksekliğince rüzgarda ve bir yeni ömür
Vardığın çimen yeşilliğince

Nerde gördüklerim?
Nerde o beklediğim
Rengi başka
Tadı başka…

Can Yücel

Türkiyedeki evimdeki son 11 günümün şerefine, Yeni Türkü söylesin…

Mimim :)

Mimlenmişiz… “Saolsun” İnsan yapmış bu iyiliği :) Bu iş, bu sitede “hakkında” sayfasını doldurmaktan daha zor aslında. İnsan, soruları en azından kendimiz seçtiğimiz için mutlu olduğunu söylemiş ama sanırım benim için bunun tam tersi geçerli. Ben daha ziyade, soruldukça anlatan birisi olduğum için bu iş zorlayacak ama şikayetçi olma lüksümüz bulunmadığından başlayalım yazmaya. Bu arada galiba sitedeki en kişisel şey bu olacak, kopya çekerek başlayalım…

Niye yazıyorum?

Sanırım bu soruyu burayı okuyan bir çok kişi soruyordur, tıpkı benim kendime sorduğum gibi. Yazmak aslında çok uzak bir olguydu benim için, ki tarihi çooook eskiye dayanmıyor. Son 5 yıldır yazmak için zaman ayırıyorum, daha doğrusu içime yazma isteği doğuyor ve düşünemiyorum ne yazmam gerektiğini, yalnızca bir kelime, bir tını ya da bir söz yetiyor içimde bir yazma arzusu doğurmaya. Sonra ver elini Telvin. Önceden de yazardım ama o zamanlar çok çok bunalmış olmam gerekiyordu, şimdi şart değil :)
Yazmak rahatlatıyor genelde, biraz yalnızlığın verdiği -ki fiziksel yalnızlıktan bahsediyorum, manen çok şükür yalnız bırakılmadım- hüzünden, ya da yaşanılan onca şeyden dolayı, içimi dökme alanım. Ben olabildiğim, maskelerden arındığım, istediğimi içimden geldiği gibi anlatabildiğim ve çoğu zaman ama beceriksizlikten ama yoğunluktan anlatamadığım bir şey bu yazmak.

Ne isterim?

Bu konuda hazırdan cevap hakkımı kullanarak “huzur” derim. Sağlık sıhhat de çok önemli ama huzur bir başka şey. Kafama herhangi bir şeyi takmadan, ki çevremdeki insanları fazlaca düşünürüm, her ne kadar benimle alakalı bir şey olmasa da. Huzur getiriyor insana, hayatında istediği bir çok şeyi. Bu yolda uğradığın duraklarında önemi çok tabiki, yani huzuru sana veren ve getiren varlıklar.

Vazgeçilmezi?

Dünyevi olarak “dostlarım”dır vazgeçilmez olan, ailemden sonra ki artık birbirlerinden farkları kalmamış. Kardeşim diyebileceğim insanlarla sarılı bu kalbim, bir boşluk bulup rüzgar dalmaya çalıştıkça içeri, onlar kapatıyorlar açıkta kalan her yeri. Bana göre hayatın en büyük anlamlarından birisidir bu kavram ve bu kelimeye yüklenen anlamı kaldırabilecek insan(lar) gerek durusunda bir suyun. Vazgeçirmesin Rabbim, isimlerini saymadığım ve burada büyük ihtimalle saymayacağım o güzel insanları, bir zor hayatın geleceğinde.

En çok mutlu olduğu an?

Çok büyük ihtimalle birisine yardımcı olabildiğim andır ki bunun tersi de tersi için geçerlidir (yani eğer sevdiğim insanlardan birisine ulaşamıyorsam ya da ulaştırmıyorsa beni kendine, içim içimi yer). Garip bir mutluluk bu, tarifi pek mümkün değil, onun için açıklamaya çalışmanın anlamsızlığı ile boğuşuyorum. Gerçekten ihtiyacı olan birisine, elimden geldiğince, düşünmeden sonramı, karşılıksız. Ki yediğim “kazıkların” uyarısıydı, “kötülüğe dayanabileceğin kadar iyilik yap” sözü :) Olsun…

Beğendiği bir yeri?

Bu da büyük ihtimalle elleri olurdu. Çok bakımlı olduklarından falan değil, sakın yanlış anlaşılmasın ama ellerimi severim. Benim karşımdaki insanda ilk baktığım yerdir eller. Hani bazı insanın yüzüne vururya kişiliği, benim için eller de öyle birşey. Tarifi zor bir şey, ki şimdi siz neyin tarifi kolay da dersiniz :)
Ha bir de, ben neden kısa yazamıyorum diye düşünürüm sık sık :) Kusura bakmayın biraz uzun oldu bu da. İnşallah bir daha ki sefere…

Mimlendiğimiz için İnsan‘a teşekkür ederim. Usûl icabı iki isim yazmak gerek şimdi değil mi? O zaman eğer bana kızmazlarsa Mihman ve şu an kapalı olan, Telvin’in isim sahibesi Divan  yazsın bundan sonra bu sitenin burasında (Divan, eğer okuyorsan, ve yazmak istersen, buralarda bir inşaat alanı ayarlarım ben sana ;)) Yazma zorunluluğu yok nasıl olsa değil mi? :)

O

Bugün “O”ndan bahsetmek istiyorum, hemen hemen herkesin hayatının bir yerinde olan, ve de olacak olan “O”ndan, insan olandan…

O işte, orada duran, hiç bir zaman yanımızda olmayan ve bizim her sokağa çıkışımızda ‘acaba’ dediğimiz o. Hayallerimizi paylaştığımız bir “O” var pencemizden bize bakan, boyu tarif ettiğimiz gibi, kilosu istediğimiz, kalbi kocaman, tam hayal ettiğimiz gibi birisi O. Bizim düşümüzün içinden gelen, kendi kendimize kurduğumuz ve hayatımızda karşımıza çıkan herkeste aradığımız bir o düşler bazı insanlar. Hayallerdeki insan…

Ömür O’nu beklemekle geçer, bir gece vakti aynı noktaya gözlerimizi diktiğimiz ve belki de yollarında bir şehrin, yanımızdan geçip giden O. Hayatın dönüm noktası olacak karşılaşmanın diğer yarısı, bir zaman çıkar gelir diye bekler gideriz bu hayatın bir ucundan diğerine ve ne hikmetse bazen bulamaz bizi O, hayalimizle uyuşmazlığından muzdarip olur bir başka rüya…

Oysa bir de “O” vardır hayatın bir başka yerinde gizli. O’nun beklenmişliğinden ve bizi bulamamışlığından farklı olarak ikinci O bulmuştur bizi, hayatın garip tevafukları sayesinde ve tadını çıkartmaya hazır bir hayalin sahibi olarak asılır boynumuza. Bu hayal edilebilir birşey değildir oysa, habersizliğinden değil, bundan sonrasından sorumlu tutulacak bir hayal olmasındandır ikinciyi O yapan. Tevafukların her iki taraf için de aşikar olduğu ama bunun anlaşılabilmesi için biraz daha zaman gerektiği anlatılmalı şimdi birilerinin kalbine, beklenenden ziyade bulunan bir O vardır şimdi hayatın bir yerlerinde ve insan farklı bakar bundan sonra bakması gereken her bir şeye, O’nun hatırına binaen.

Beklentiler yerine olanları vardır O’nun ve O’nunla her bir şey paylaşmaya açıktır, sonuna kadar. Yeter ki paylaşmaktan anlayan bir O istesin, O’nun vermek istediklerini…

Zaman geçiyor…

Kimse ile dön(m)üyorum kimsesizliğe

Onu bile paylaşırken

Deniz aşırı mekanlarda…

Zaman daralıyor

Birşeylerin varlığında

Yokluğunu hissettirirken bana

Zaman geçiyor

Bir dalga boyunda…

Karışık işte

Yine gece yazma vaktini gösteriyor, karanlık bir Ankara köşesinde, hayalleri bir sıraya dizmişken. Düzgün Türkçe eksik kaldı şimdi klavyemde ve ben ısrarla yazıyorum okuyanını bilmediğim bir mekanda, bütün düşüncelerden arınmış…

Düşünmek istemiyorum artık, aklımın bir köşesinde asılı duran her bir şeyi bir kenara koyup artık yüreğimi dinlemek istiyorum, yalnızca yüreğimi. Bu güne kadar karıştıkları her yeri darmadağın eden her bir şeyi uzak tutmak istiyorum bu yazından ve bekliyorum sadece içerden gelen sesi. Ki korkutuyor beni duymak istediğim ses. Bir psikolojik savaş bu, coğrafi konumları aşağı-yukarı diye ayırdığım bir gecede.

Yazmak istediğim o kadar çok şey, söylemeye çalıştığım bu kadar doğru daha çok karıştırıyor beni, gecenin ortasında kalmış bir yokluğun çaldığı kapımda ve ben açamıyorum zorlanan o kapıları. Zorlayan ben, zorlanan ben…

İşin doğasına aykırı aslında. Her iki tarafta birden bulunmak, bunca zaman yetemediğim her bir şey gibi, bu da beni ikilemler içinde bırakmak için var zorluklar içinde geçen bir hayatta, bütün güzellikleri de peşinden sürüklerken. Dinlemek istediğim bu kadar şarkı varken ve bir şarkı bile olmamışken yazıyorum şimdi, sesimi duyurmak istediğim bir “fotoğrafa”, resimlerin şarkı söylemediğini bile bile…

Seç

Beklentilerin üzerine çıkıyorsun hep ve benim beklediklerim eziliyor bir hayatın kimsesizliğinde. İnsan hayal bile kurmaya korkuyor, bir şeylerin olurluğuna kanıp ve insanlığından çekiniyor, hissetmemesi gereğinden hani. Ama engel olamıyor düşünmeye ve hissediyor işte, senin de bir insan olduğunu ve hayal kurabildiğini, vakti geldiğinde bu hayale inanırlığını ve o inanmışlığın bir şeyler için başlangıç olabilirliğine. Belki yanlış zaman, belki yanlış mekan ama kesinlikle doğru insan dedirtiyor, hayat boyu yapmak zorunda kaldığımız tercihler.

Seçiyor insan, sıyırırken arasından bunca farklılığın ve inanıyor doğruluğuna yaptığı tercihlerin. Acıyor bir taraf, acıtmaktan korktuğu bir başka taraf için ve hiç de kolay olmayan seçimlerin arefesinde veriyor kararları, hayata ait sorguların kucağında. Yaşanmışlıklar, yaşanmakta olanlar ve hayalini kurdukları ağır basıyor, bir gözünü açarken ve bir diğerini kapatırken canlı bir hayatın arzularına.

İnsan, garip varlık işte. Varlığından ayrı, yokluğunda başka. Dinlediklerine gömüyor bulutlardan alabildiği bütün gözyaşını, göremediği her bir şey gözünün önünden ayrı ayrı geçerken…

Hayat sadece 1…

Sınavdır… Bir sınavdır bu vakit, kimi zaman bir şeylerin yapılmışlığına bakan, kimi zaman yapılmamışlığına, bazen niyetleriyle, bazen sözleriyle ama özünde “doğru ve yanlış”lar arasında not aldığımız bir sınav…

Bütün gücümüzü bencilce kendimiz için harcadığımız bir sınav bekliyor insanları, kendimiz olmayan her bir insan için harcanan emekten akan mutluluğu topladığımız bir kalp için yapılan bir sınav ve bu sürede yanına alınması yasak olan maddelerin bolca kullanıldığı bir sınav. Bir akıl meselâ, bir silgi, biraz zaman ve insan…

Bu sınav, bir sınav ve tek sınav, kulluğun ve insanlığın getirdiği gerekleri verilen sürede mümkün olduğu kadar çok “doğru” ile tamamlayıp sonucu Yaradan’ın ve O’nun yarattıklarına bıraktığımız bir zaman. Her zaman çalışamadığımız ama çoğunun doğru cevabını bildiğimiz konular var bir yerlerinde, Hoca ara ara kaldırıp soruyor işte, alfabetik sıraya uymadan, rastgele. Ve biz her seferinde acaba doğru mu diye düşünerek cevaplıyoruz bize verilen “ikiden seçmeli” soruları. Bilmiyoruz ki öyle ya da böyle, müfredata sadık kaldıkça, cevaplarımız bizim öğrendiklerimizden ziyade kalbimizden geçenler oluyor hep ve o kalpten geçenler hep yazılı oluyor sınav sahibinin defterinde. Biliyor O, hangi soruya ne cevap geldiğini, gelmesi gerektiğini, gelemeyişini ve geleceğini…
Sorular hep bir gelecek bir geçmiş içeriyor nedense! Seçimlerin ucu hep O’nun istediği gibi oluyor, biz her ne kadar bilsek de doğruyu, söylesek de ve göz göre göre sınıfta kalsak da doğru cevabı veriyoruz ama kalıyoruz bir doğru cevap yüzünden ve anlıyoruz vaktin gelmemişliğini bir şeyleri sorgularken. Sonra sonra anlıyoruz sorgulamadan yaşamanın “doğruluğunu” ve daha bir gayretle hazırlanıyoruz tekrar kalacağımız bir sınava.

Hayat bir sınavdır ve sınavın sonucu şimdiden bellidir. Aslolan doğruların gizlendiği yer olan kalbimizden geldiği gibi yaşamak ve beynimizdeki doğruları çok sorgulamadan vermek cevaplarımızı, soruyu soran bilirken hangi cevabın geleceğini ve etrafımızdaki her bir şey “doğru” için elbirliği yapmışken, bizim yaptığımız tercihler çoğu zaman yalnızca bir prosedür…

Kader

Koyan O, bu hisleri kendisinin ortasında durduğu bir kalbin kenarlarına. Her ne kadar hakkını veremesem de, O’ndandır her bir şey, bütün korkular, bütün mutluluklar, yaşanılası aşklar, içinden geçen sevgiler ya da nefretler, bir ucu yanık mektup yazdıracak hasretler, özlemler, acılar, hepsi O’ndan.

Bu kalbe her bir noktayı koyan Yaradan, senden gelir herşey, bilemeden, sabredemeden, göremeden baktığımız yaşanılanlar. Bir insanı sevmek desen, sen koymadan kalbimize adını na-mümkün; ya da silmek bir başkasını yaşadığı köşeden acılarıyla. Senden, bu geçmişin hatıraları ve senden geleceğinkiler.

Suçlamamak lazım kimseyi, kaderde yazılanlardan dolayı, hiç kimse istemiyor acı çekmeyi ya da karışmayı bir gece vakti, bakarken bir resme ya da düşünürken geleceği. İçilecek su gibi hayat; nereye akacağını, nerede duracağını bilmek anlamak mümkün değil, O istemedikten sonra. Yazdıklarına itiraz etmek haddimiz değil, hayırlısıyla inşallah…

Bir başka …

Babam Ve Oglum - We Will Meet Again

Babam ve Oğlum - We Will Meet Again.mp3

Aslında adetim değil ya içimden yazmak geliyor, bir daha geri dönmeyeceğim belki de dönemeyeceğim zamanların akıp gidişini seyrederken. İnsan en iyi böyle zamanlarda farkedebiliyor ne kadar olduğunu ve ne kadar olmuşluğunu, bir yılbaşına, doğumgününe, bayramlara, Ramazan’a ya da eski bir dostu görünce anlıyor hayatından nelerin kopup gittiğini.

Bir bayram günüydü Ankara’da, sokaklarında eski tatları aradığım, eski zamanların kapımı çalmasını beklediğim ve bir hayatın özlenebilecek anlarının bir bilgisayar ekranına sığmadığı farkettiğim bir bayram günü. Sevdikleriyle, eskiden sevdikleriyle, olmak istedikleriyle tadına varılası bir bayram günü, Ankara’nın bayram ıssızlığında yaşayan sokaklarında geçip giden. Hissedemediğim on bayramın acısını çıkartmam için lütfolunan bir bayram. Yaşamak istediklerimi bir kez daha anlatan bana, birlikte olmak istediğim anlarda isimleri yazan bir bayram, akabinde unutmaya çalıştığım zamanın bir parçası olan yeni bir yılı gölgede bırakan bir bayram var kapımda.

Son üç dakika kalmışken bir şeylerin daha gitmesine hayattan, üç dakika kalmışken hoşgeldinlere ve üç dakika kalmışken O’nun içime işleyeceği bir zaman arasına, daha bir başka oluyor şimdi burada bunları yazmak. Ve doyurmak kendini bir nergis kokusu ile, yağmurlar altında bir dağ kulübesinin arka bahçesinde. Isıtırken içini bir küçük aşk, büyütürken içindeki seni ve ‘daha’ derken hayata, daha bir anlam kazanıyor etrafında bir şeyler olsun diye uyum içinde çalışan her bir şey, kutsal bir emre itaat için…

Hayallerim var, gerçeği de…

Bayramlar gelip geçiyor hayattan, gözlerimizin kenarında çıkan çizgiler gibi izler bırakıyorlar yaşanılmışlıklarda. Bayramlar geçiyor, bir hasretten başka hasrete…

Yıllardır beklenen bayram gerçek oluyor, bir başkasının hayatında yıllardır beklenmeyen bir şekilde. Çizgiler aynı, çekilenler benzer, insanlar tamamen farklı. Farklı bir bayram vardı kafada, gönülde, yıllar öncesinden kalan, bir paylaşılmışlığın tadında ve bir bayram havasında.

Artık cicilerimi giymiyorum bayramlarda, bir arefe günü alınan ve o sabahı nasıl ettiği belli olmayan ciciler, tertemiz, ütülü, koltuğun üstünde günün ışımasını bekleyen o ciciler. Hepsi içerlerde bir yerlerde kaldılar şimdi, büyümüşlüğümüze inat çıkmıyorlar tıkıldıkları o yerlerden. Ve ben pişman değilim, zarar verdiğim hiç bir kıyafet için, aldığım hazzın altında ezilirken o an.

Bayramlar var hayatta, hiç hayal edilememiş bayramlar, ayrılıklarla, hasretlerle, özlemlerle, acılarıyla, mutluluklarıyla, anılarıyla, sıcağıyla bayramlar var her birimizin hayatında. Paylaşılmayı bekleyen bayramlar var, anlatılabilecek her bir his için bir bekleyen var, başka şehirlerdeki başka ışıklar altında. Her daim bir omuz var, yaslanmak isteyene…
Hepinizin kurban bayramı mübarek olsun inşallah. Duadan unutmadan…

1,2,3…

Şimdi çok daha net bazı şeyler. Zamanın, kaderin ve farklılıkların karşımıza çıkarttığı aynılığı oynamak için bir araya gelen tevafuklar. Şimdi daha iyi anlaşılıyor, bir zamanların hoşuna giden farklı itiraflar, okundukça “Sen miydin O?” dedirten yazılar ve bir yerlerinde gizlenmişliğine kızan bir hayat var şimdi kapımda gezinen. Ne garip bir bilseniz, bir anlasanız çözebilirsiniz, kaderde gizlenen O’nun, zamanında yanı başından geçtiğinizi ama inanmamışsınızdır O’nun O olduğuna, ve belki de hâlâ…

Şimdi hayata başlamak gerek, netliğine kavuştuğumuz şeylerin ve eksik bir şeylerin gölgesinde, dokunmak lazım hiç kar yağmayan bir memleketin sahilinde yaşanması gerekenlere. Bir gün batımının saklanmış olduğu kalbimizi yaklaştırmak için bir şeyler lazım şimdi ki bütün kainat birlikte hareket etmeli artık iki gözü aynı noktada birleştirmek için. “Şans” işte demeden gelmeli tevafuklar ve insan görebilmeli, gözüne batan bir dolu şeyin sanki söz birliği etmişcesine “bir” olsun diye hareket ettiğini…

Zaman bu sefer lehte işliyor, önceki gibi sanki. Ve bu sefer hayat zamana işliyor, birlikteliğinde “iki” hayatın getirdiği “üç” ile birlikte…

Zaman…

Resimsiz aşk

Yazmak; hem çok eski, bir hayatın başına dayanır; hem de çok yeni bir şey, her hissedilenin bir anlatım şekli olması gerektiğine inandığımdan. Bazen yazmak oluyor bir duyguyu anlatan bazen bir bakış, kendinden korkak, bazen de bir dokunuş olur, ürkekliğini saklayan. Ama her zaman böyle olmuyor, bazen insanın göğüs kafesinde sol tarafında taşıdığı şeyi deşebiliyor farklı duygular ve bir ihtiyacın acısını hissettirebiliyor yazılası duygular.

Düşüncelerin yazılabilirliğini ise yazarlara bıraktım ben. Bir anlatım bozukluğunun tadını çıkartıyorum, şimdi anlatılabilir olan her bir duygum için, yazamadıklarımı gözlerim anlatsın. Ve ben şimdi yazıyorum, tadını alabildiğim her bir şeyi, ille de bu sayfadan olmasa da okunacağından emin. Bazen olmuyor, çıkmıyor anlatmak istediğim ve deviriyorum bütün cümleleri ve öyle boyuyorum kağıdımın beyazını.

Anlamak isteyen zaten uğraşmıyor devriği ile ya da düzensizliği ile ki aslolan odur bana göre. Görmek isteyen ya da duymak belki de hissetmek. Hepsi saklı bir yerlerinde hayatın bütün çıplaklığıyla. Verilmesi gereken, söylenmesi gereken her bir şeyi “bir” başkasının bedeninin her hangi bir yerine yazarken, alamadıkları için suçlanmak ayrı bir acı. Ama inadım inat, anlatacağım, yazacağım ve öyle bakacağım, anlaması gereken anlayana kadar. Ya da anlamak istemediğini bana anlatana kadar…

Hık mık…

Tanışıyorum ara ara kendimle, gözüme çarpan farklı benleri bir bir anlatıyorum, yavaş yavaş…

Geceler uzuyor, senelerden hâlâ kış, bir soğuk mevsim olmasına rağmen geceler uzuyor. Kulağımda çınlayan bir ses var gecede, Ankara’nın bir kenarında usul usul çalınan ve bir Ankara rahatsızlığında dar eden olduğun şehri. Bir ses var diyorum, hayatımın her anını sorgularında eriten ve kaldığı yerden sonrasına “tek” yazdırabilme kudretinde.

Paylaşıyorum, paylaşabiliyorum bu sesi kendimle, zamanın verdiği bir ağırlık omuzumda dinliyorum kendimi, bana beni anlatan sesin sahibinden. Ve gözlerim arıyor bu gece, bir şarkıyı, kutusunda saklı kalan bütün hayallerin eşliğinde. Dinlemek istiyorum bu gece, güzelliklerini Yaradan’ın bizlere verdiği, bıkmadan, usanmadan dağılmak istiyorum, kendi içimde “sen”inle birlikte. Gece tanıyorum “ben”i, farklı bir sesin tınısında…

Konuştukça doyuyorum, açlığımın farklı köşelerine değen tat işte, doyuruyor benim hücrelerimi.

Paylaşıyorum işte. Garip duygular bütünlüğü bırakmıyor peşimi, her birinden memnun olmasam da mutluyum, pişman olmadan hissettiğim şeylerden yani. Mantık? Şimdi yok yanımda, uyuşmazlığından başka, uyuşamadığımızdan da…

Şarkı yazmak lazım şimdi, şarkı olmak da. Mühim olan ikisini birden hakeden ile yaşayabilmek, bir şeylerin güzelliğinde dinlemek her ikisini ve bazen söylemek seni anlayabilme ihtimali olanlara. İhtimalin getirdiği başka ihtimalleri de kalbinde hissetmeli mesela, sevme ihtimali, anlama ve anlaşılabilme gibi yani. Zamanın harcadığı güzellikleri yeniden farklı yaşamalı her gün, farklı hayaller kurup onu da ortak etmeli faturasının kesileceğini bile bile ve acımalı bazen için farklı olmalı hissettiğinde sesini ya da tenini…

Hayaller kurmalı dedim ya, bir yol çizmeli o hayale uygun ve o isterse içinde bulunmalı bir hayalin ya da hepsinin, onun anladığından farklı ya da anlatılabilirliğinden. Ama güzel olmalı işte her şey, sonu belli bir şeyler de bir yol görülememesi bahanesinin oluşturduğu farklılığı  anlatmalı ona, güzel olacağını da ekleyerek sonuna.

Anlatılmalı bir çok şey daha kafaların karışmışlığından ziyade bir korku sararken etrafı, içine biraz güven, biraz aşk, biraz deniz, biraz sen ve biraz da ben koyarken yapmalı planlanan şeyleri ve yeri geldiğinde 5 olmalı, hepberaber…

23:59

Mutluyum sanki, gecenin bir yarısı Ankara sokaklarında yürürken yüzümü kesen soğuğa aldırmadan mutluluğun tadını çıkarttım bu gece. Düşümden geçen her bir şey bu gece yeniden ziyaret ettiler beni, bu sefer kendi seçtiğim yalnızlığın koluma girmesine aldırmadan. Gecenin karası kucakladı bizi, alışılmışlığın farklılığından doğan bir gece lambası gibi kaldırımları aydınlattı, kulağımda inceden bir ses.

Uzun oldu biraz, ilklerin konuşulduğu bir gecenin şahitliğinde döküldü bir çok şey ki yetmedi zaman hayatın kendinden saklanan gerçeklerin söylenmesine. Aslında yazmak istediğim, yazılmasını beklediğim bir çok şey var yine ve yine hayal kırıklığı sarıyor etrafı. Bütün düşünsel şeyler yerini duygulara bıraktı, ara ara yoklamaya gelmek üzere ki bu da başka bir acının kapını çalması için yeterli…

Aslında çok farklı şeyler düşlemiştim yazmak için bu gece, buraya döndüğümden beri biriktirdiğim her bir şeyi mesela, ince ayrıntılarına kadar. Ama her sefer olduğu gibi bu sefer de önemli bir şey oldu ve parmaklarım beynimi dinlemedi, yokluğunda bir şöminenin ya da varlığında…

Hoşbuldum

Evet artık… Artık zamanı geldi demek isterdim…

Ankara’daki evimden yazmanın bir hayal olduğu 52 ay sonunda, bir Ankara kışı bakarken Ankara’daki penceremden, bütün bencilliğimle yazıyorum şimdi…

Aklımdan ya da kalbimden geçenlerin belirginliği bu kez yazılarıma dokunamıyor ve ben öylesine paylaşmak istiyorum dualarımı, ihtiyacı olan her gurbet kuşu ile. Anlamışlığım, anlaşılmışlığımı bir boy geçmişken, kelimelere sıkışmış bir hayat karşılıyor beni, nerede kalması gerektiğini bilmeyen…

Tadını bırakamadığım anılar bütünü, hayat adını alıyor şimdi, yalnızlığın sadık eşi gurbet ile vedalaşırken ki kararsızlar kervanında bir yer ayırtıyorum, sevincimin kursağıma takılmasından korkarken. Şansın ne demek olduğunu bir kez daha hatırlatıyor ‘dost’ göbek adı takılmış kardeşlerim ve adının hakkını sonuna kadar haketmiş bir aile. Beklentilerin Orhun’dan ibaret olduğu bütün güzellikler burada, ellerinden geleni ardına koymamış karşılıyorlar beni havaalanında ve henüz indiğim uçağı kıskandırırcasına kavuşturuyorlar beni, hasretle bekleyen başka kucaklara, hepsinin gözünden süzülen bir hasret var yanaklarının üstünde…

Önceki bütün acıların bir gecede sevince dönmesi mutlu ediyor beni, insanların birşeyler yapabilmek için harcadığı iyilik miktarı insanı daha da bir kuş yapıyor, bırakıldıklarında bir kucağa. Ve şimdi gelecek güzel günlerin izini sürüyor, geç kalınmış bir hayatın, insanların gözlerinde bıraktığı çizgiler…

Son…

Yazıyorum… Söylemek istediklerimi bunca zaman sessizce bu ekrana fısıldadım, anlayan ya da anlamayan kalmasın istedim ve bu sefer tamam artık dedim. Bu sefer farklı olsun istedim, bir acının küllerini savururken soğuktan terleyen vücuduma. Bıraktığım ya da baktığım her yerde hayalini görmekten, gerçeğinin de dünyanın bir köşesinde sessiz durmasından yorulmak üzereyim ki bu hayatın bir dönüm noktası daha çalarken kapımı, sana yolladım yıllar önce yazılması gerekenleri…

Dönüşümün hemen ertesi olmalıydı, acının hasını hissettirecek şeyler ve ben bu yalnızlığı seninle kapatmalıyım artık. Kimsesizlikten boğulan bir zamana bırakmadım bu sefer içimden ya da dışımdan geçenleri…

Ne olacağını az çok tahmin ederken, adı geçen sen olunca olabileceklerin çeşitliliği karıştırıyor kafamı ve ben bütün karışmışlığıma rağmen karıştırıyorum senin hayatını. Olması gerektiği için, bir yerlerde yaşanabilecek bir başka yalnızlık için ya da sırf sen olduğun için koymuyorum bu sefer bir noktanın yanına iki tane daha…

Kanunsuz bir aşk içinde, herkesi yenilmemiş kılmak için savaşıyorum senin yokluğunda. Ve bu mücadelenin sonunu kestiremeden yolluyorum bütün hayalleri, şimdi, şu an, tam zamansızlığında sevdanın çaldığı bir kapı önünde. Elimde bir demet çiçek olmadan, soğuk bir kış gecesi yumruklarken ahşap bir kapıyı…

Sayfa 3 / 13«12345»...Last »