Mesela bir gün ya da bir şarkı, bir şiir, bir hüzün. Bazen bir kitap, bir kağıt ya da bir hayat; adamak gerek birilerine bu hayatta. Yapılan herşeyin bir nedeni, bir de sebebi olduğunu unutmadan yollamak lazım gitmesi gereken yerlere ve hiç bir zaman unutmamalı senin için yapılan fedakarlıkları, insan olduğunun farkındalığı için hani…
Yoklukların kendisini hapsedebilen bütün güzellikleri şimdi birilerine adıyorum. Dinlediklerimi, söylediklerimi, yazdıklarımı, hislerimi ve yaptığım her birşeyi yolluyorum bir uzak şehirden kendi şehrime, kaldırımlarına hapsolduğum ve varlığında canlandığım o sokak lambalarını da içinde barındıran o güzel yere.
Yaşanmışlıkları bırakırken geride, görülecek bütün güzelliklerin onlar için olmasını isteyerek başlıyorum birşeylere. Kolay olmayan herşeyin şimdi adını değiştiriyorum, ve ben adıyorum, hayatımdan geçecek her yaprağın düştüğü zamanı, hayaller içinde bekleyen bütün güzel insanlara, ki en başta ablama, bütün sıfatlarını hakeden “canıma”.
Kendi kendime devam ettirirken boş hayalleri, kokusunu özlediğim insanlar için savaşmaya devam ediyorum ıslanan bütün hasretimle. Tarihin nereyi veya kimi gösterdiğinin önemini farkettiğimde ise şarkılar hep başka hayatları anlatıyor bana.
Her ardıma döndüğümde, bir el asılı kaliyor havada. Her ne kadar bakmak istemesem de biliyorum, o el orada, benim için dalgalanıyor zaman denen boşlukta. Daha çok koyuyor insana, bir diş ağrısı gibi, bir kalp sızısı hani. Dokunduğu her notadan bir mutluluk bir hüzün çıkartabilenler gibi, daha çok acıtıyor bir insanın önceden çok acıyan yanları. Pişmanlıklardan yoksun, senelerin geçişini seyretmeli şimdi, bir pencereden bakarken hayatıma. Kimi karesinde ürkütücü bir bulanıklık, kimisinde canlı renkler olmalı bu filmin. Seyircisi olmasa da filmin, izlemek isteyenlerin bir rol alması mecburi ve bir senaryo eksikliğinde doğaçlama olarak oynanacak, kapatamadığı her gişede ise anlamsızlaşan bir kalabalık…
Benim gösterdiğimden çok onların anlamak istediği saklanıyor sahnelerine. Bir boşluğun doldurduğu kefeye karşı bir hayat var diğerinde, içinde başrollerin çoktan paylaşıldığı bir kısa film. Kimi zaman boşluk iniyor aşağı, kimi zaman o kısa film dengeliyor bu terazinin burnunu ve ben her eşitlendiğinde atlamak istiyorum bu dengesiz filmden, dengelerini bozmaktan korktuğum hayatlardan ayrı…
Bengi - Bulbulum Altin Kafeste
Bengi Bağlama Üçlüsü - Bülbülüm Altın Kafeste.mp3
Çok geç, artık çok geç. Yaşananların bir anlamı da senin yüreğinde yüklenmeliydi; alabileceğinden, sığabileceğinden ve kaldırabileceğinden çok daha fazlasını bırakmamalıydın bu yorgun zavallıya. Çok geç artık bazı şeyler için ve bir o kadar da geç kalındı artık geleceğe. Güzel hayalleri erittiğin bir çay bardağında sıcak günlerden konuşmak için artık çok geç…
Ortak paydadaki eşitliğin bozulduğu gün ile geç kalınan bir hayata ait bir paydanın eşitlenmesi için gereken çarpan hep farklı çıktı. Bir işlemi bile yapamadan bıraktığımız her gün yarım, ağlamadan kapattığımız her telefon bir güzel anı ve gözlerinde görebildiğim farklı bir gelecek ise rüyalarda kaldı, içinde olmadığım. Uykusuz günlerimin gecesini seni düşünerek yazmak, sonra sonra ise kağıttan bir kayık olan bütün rüyalarımın bir iz düşümü kaldı bu denizde. Batıp çıktığım her fırtınada, boyumu aşan her dalgada bazen ben kaldım geride, sallarken ellerimi binemediğim her gemiye, içinde sen…
Sessizce anlatıyorum yine. Kimseler duymasın diye bu çırpınışlar, satin tiktakları yorulmadan sen bilme diye. Anlatmaya çalışıyorum içine sığmadığım kelimelerle, söylemeye çalışıyorum ağzına kadar dolmuş bir hayatta. Ben sevgiyi tarif etmeye çalıştıkça bana bakan gözlere, daha kifayetsiz kaldı kelimeler, yazılabilirliklerinden yoksun, söylenebildiklerinde yoktun…
Artık çok geç, unut gitsin…
Bu aralar adımı arıyorum, yıllardır kaybetmişliğin ağrısı dokunmaya başladı artık. Ne yaptığımı, nerede olduğumu, kim olarak kaldığımı bilmeden bakıyorum sağıma, soluma, bir ağacın dalına, ağlamaklı bulutlara, vakitsizce öten bir kuşun gagasına, bunca zaman yollarında kaybolduğum şehirlere ve bir başka insanın adına; bulamıyorum…
Yorulmaktan korkuyorum artık, yorgunluğumu hissetmediğim zamanların yoğunluğunda kayboluyorum, korkularım yanımda. Büyük küçük demeden korkuyorum, hayatın içinde anlamlandıramadığım her bir şeyden ve daha fazla sigara içiyorum artık, dermanı kendinde gizli kalmış her bir korkum için.
Bulamıyorum, bir zamanlar kalbimin bir kenarına yazdığım isimleri; silinmeye yüz tutmuş, bir daha bulundukları yere gelemeyecek olanları. Özlüyorum eski korkularımı, her başladığım yeni günü daha farklı kılan yenileri sayesinde. İçinde bir çok hayat saklı bir benliği bırakıyorum, kaybettiğimi anladığımda adımı, sırf önceki korkmuşluklarım yüzünden. Bundan sonrası farklı olsun diye bırakıyorum şimdi beni geride bırakan her sıfatı ve ben adımı arıyorum şimdi. Bulduğumda doğacak güzellikleri şimdiden karşılayamıyorum, kan kırmızısı kurumuş yapraklar üzerine basarken. Korkarken bir başkası çıkmaktan, adımı arıyorum şimdi, bulsana…

Bir küçük dokunuş, ellerinden akan…
Ya da bir bakış, yüreğime dokunan…
Dünyanın en büyük hapisanesi burası, kendimi kaybettiğim, her kıyısında bir deniz gezinen adanın, bir kenarı. En büyük hapislik burada yaşanıyor, bunca kilometre öteden yalnızca bakındığın bir pencere koruyor seni gurbetten ve o tutuyor aşkın tutamadığı ellerinden. Bir boşluk doldurmak istercesine bakıyor gözlerinin taa içine ya da incitiyor seni bütün yalnızlığını kolunun altına sıkıştırırken. Büyük bir ada burası, insanın kendini kaybetmesi için bütün nedenleri bir saniyede anlatabilen büyük bir hapisane.
Ortak paydaların çokluğundan bi-haber hayatlar var buralarda, hep bir özgürlükten yana ve akan gözyaşının toprağa düşmesinin bir anlamı olmadığı zamanlar. Bencilliklerini yüzlerine vurduğunda, bireysellikten anladıklarını anlatmaya çalışan bir insan topluluğu var bir de, kendi topraklarını hapisane gibi kullanabilen.
Şimdi ayağımı bastığım yerler dile gelse, anlatsa adımlarımdaki titrekliğin sebebini, gerçekten anlayabilecek bir insan ordusuna.Durmak istemediğim bir adaya, durdurmak istediğim zamana ve durulmasını beklediğim bir hayata dair söyleyeceklerimi duymasını istediklerim bir yerlerinde gizlendiler hayatın, sırf kendi durgunlukları yüzünden…
Kararları sorgularken farkeder insan, hataların kendisinin bazen doğru gelidiğini, almak için bütün benliğinle kalırken bir beyin ile bir kalp arasında. Sorgulayamadığı ya da sorgulamaktan korktuğu her şey durur orada, o arada. Hissiyatın sebepleri bahanesi olur şimdi, yaşamak istemediği bir hayatın kendini kırmak için. Sonrasında bir kelebek olur, kaybolur gider vakti gelince, adını bilmediğin uzaklıklara. Sevgini yüklediğin o kanatlar sonra sonra rüzgarında ezer seni, sırf adında sen olduğun için. Kalmak için ararsın sana yetmeyenleri, ki övündüğün o sevme yetisi bile yetmez bir müddet sonra.
Oysa benim sevgimdi bu, yakamdan sarkan. Benim kalbimin ortasında bütün hayatımı yakarcasına ısıtan bu sevgi. Ben seviyorum diyordum, bir şarkının içinde gizlenmemiş olan, gözlerimi dolduran bir şey anlatırken bu zamana. Durdurmaya çalıştığın bir ben var şimdi burada, hayatın bir yerlerine kalıcı bir iz bırakırken, başka izlerini yok etmeye çalışan.
Sonrasında bir sevgi kararı verir bir insan, yanlış yaptığını bile bile ama mutlu olacağını da…
Feryal Oney - Ip Attim
Feryal Oney - Ip Attim (4.3MB)
Kaybettiklerimiz değil mi, her batan güneşin peşinden bir heyecanlı çocuk gibi koşturan ve oturan kursak denen noktaya, bütün ağırlığıyla. Kaybettiklerimiz, sevdiğimiz, anımsadığımız, korktuğumuz, özlediğimiz ve/ya özlendiğimiz. Her köşeden bize bakan ama o köşeye her gittiğimizde gölgesini bile bulamadıklarımız hani.
Mesela sevgilerimiz, en son kaybedilecekler listesinde hep en ön koltukta giden, aynaya baktığımızda kendimizi tanıyamamıza sebep olanlar yani. Bir türlü vazgeçemediğimiz ve her vazgeçtiğimizde ise o aynadakinden utandığımız. İçimizi en çok acıtan, layık olamadığımızı her düşündüğümüzde yüzümüze çarpan o soğukluğun sebebi…
Bağladığımız her direkte bizi bütün sadakatiyle bekleyen şey, belki de ilk kaybettiğimiz, belki de son sahip olduğumuz. Kimi zaman ruhunu serbest bırakırken, onunkine tutsak kaldığımız bir duygunun hayatımıza yaptıklarına aldırmadan peşinden koşuyoruz. Bazen de silmek için savaşıyoruz, kaybolmamak için direnen bir sevgi gözümüzün içine bakarken, ya da bulurken bizi bir deniz ortasında, bütün savunmasızlığımızla.
Saçlarımızda gezinen rüzgarın getirdiği fısıltılar anlatıyor bize, kaybettiğimiz herşeyin bir gün bir yerlerde karşımıza çıktığında, bizim “o”nun kulağına söylememiz gereken her bir şeyi. Sessizce, duyulmasın için hani…
Gönlüm uçmak isterken semavi ülkelere,
Ayağım takılıyor yerdeki gölgelere.
Necip Fazil Kisakurek
Varken okuyamadığım her şiir, şimdi yoklukta çıkıyor karşıma, anlamlandırırken her bir harfini bu günün kendisi ile. Savaştığım her an beni bugünümden bir adım daha geçmişe taşırken, geleceğim karıştırıyor benim karıştığım her anı. Oysa ayağıma takılan her bir şey geçmişimle bağım iken kalıyorum ben kaldığım yerde, gidemezken kaf dağının ardına…
Yapmak istenenler hep ayak bağı oluyor yapacak cesareti olmayana ya da yakmaya çalışırken geldiğimiz gemileri geçmişin gölgesinde. Ve bir türlü tutuşmaz şimdi elimizin titrekliğinden muzdarip bir kibrit tanesi, sürterken kalbimizin bir kenarına.
Hayalini kurduğum bütün oyunlar yeşil bir bahçede oynanır, benim hapsolduğum bir gemiye inat, yeşilliğini sadece güvertesinde biriken yosunlardan alan, zamanın geçmişliğini insanın yüzüne çarpan ve ağırlığını yapıldığı maddeye borçlu çelik bir gemi, yanmamakta ısrarcı, çaktığım her kibritte takıldığım gölgelerden küçük bu gemi…
Niyetlerle gidiyor bu hayat, niyetlerimle. Aklımdan kalbimden geçirdiğim her bir şey ile hesaba çekiliyorum. Düşlerimle, hayallerimle ve söylediklerimle sorgulanacağım. Yaptıklarımın önemini kalbimden geçirdikçe bir daha asılıyor hayat yakama. Ve ben yapacaklarıma niyetleniyorum bu sabah. Yap(a)madığım her bir niyet için sorulacak bana, benim kendime sorduğum sorular.
Nice yapılanların hatası var bugünümde, pişmanlığı olmadan yaşanan bir anın ve acısıyla irkildiğim her anın. Sonra sonra anlıyor insan, çocuk yaşta anlamlandıramadıklarını, tadı yüreğinde kalan bir his gibi arıyor insan, geçmişinden bıkarken ya da geleceğini ararken bugününde.
Bu dünyanın kökü bende şimdi, bütün “iyi niyetimle” asılıyorum plansızlıklarıma ve sen çıkageliyorsun peşimden. Sarıldığım her hayal, gördüğüm her bir rüya ve niyetlendiğim her şey sende bitiyor şimdi. Gecelerimin bir başkası, günümün farklılığı, niyetlerime başka bir hava. Beklemek istediğim her hayal içinde…

1 zaman
her zaman
ya da tek zamanlarda kayboluyorum
dünyanın şeklinde
insanların gözlerinde
kalbimin ağlamasını durduramadan
yaşlanıyoruz harcarken 1 zamanı
Kalbin daima kendince nedenleri vardır dedi…
Bir tarafı ayrılığa bakan ayışığının altında ezilirken gölgesi ve biraz daha yaklaştı kendini ısıtmaya çalışan battaniyesine. İçinden geçirdiği bütün hayalleri bir bir döküyordu şimdi yatağına ve aralarından beğendiklerini alırken boyuna göre olmayanların hepsini dolaplara tıkıştırıyordu. Hayatın kendine bıraktığı her acıyı itina ile sırtlamış, bırakılması gereken yerde de bırakmıştı, hiçbir zaman unutulmayacaklarını bile bile ama kalbin daima kendince nedenleri vardı işte…
Verilen kararların pişmanlığını hafifletmek uğruna dinlemedi onu bu sefer. Duymak istemediği şeyler şimdi hayallerinin arasına sıkışmış, hayata dair bütün güzelliklerin boyunu kısaltıyordu ne de olsa. Dinlemedi. Kalbin daime kendince nedenleri vardı ve bu nedenler her daim hayatın parmaklıklarından ona bakacaktı. Daima ve kendince…
Doldurabilsem bu çokluğu içime ya da alabilsem birazını yorgunluğumdan artakalanın. Vermek istediklerim sarıyor şimdi etrafımı, taşırmak istercesine zaten yoğun geçen bir hayatı ve ben şimdi içmek istemiyorum karanlığını bu ülkenin, bütün suskunluğumla bakarken sana…
Yine gönlümde bilindik ezgiler var, soğukluğunu hayatın bir yöresinde derinden hissettiren ve bir yelkovan boyu kadar daha uzayacak olan. Şimdi duymak istediklerim, görmek istediklerim, dokunmak istediklerim, yaşanacaklarla çatışıyor bütün sessizliğine rağmen bir şubat sıcağının. Dinliyor, görüyorum karanlıkta saklanan her birşeyi.
Yanlış kararlar verme arefesinde yazıyorum yine. Hayatın bana bıraktığı bütün kararlara inat, doğru yaşamaya çalışıyorum, kar tanelerine hasret bir mekanda ve yine bakıyorum bir ayın karanlık yüzüne, güneşini kıskanırken yalın bir hayatın. Bir vakit genişlemesi sendromu daha bekliyor beni, daralan bütün günlerin hasretinde…
Zannetme ki bir hayata “yürekten” verilen destek, iki dudağın arasından dökülenlerle biter…
Mevla hepimizin yardımcısı olsun…
İnsanoğlunun keşfedemediği en büyük gerçek şimdiki zaman. Bir hayatın huzurunu, bir çiçeğin kokusunu ve bir aşkın tadını çıkartamayan bir insan var hayatta, diğerlerinden farklı olmayan ve keyfinde beynine yenik düşen bir insan. Her bir kimsede kendini gören ve bir daha farkın farkına varamayacak bir yalnız…
Aradığını bulamayan, aradığının bu zamanda saklı olduğunu göremeyen ve bir “ben” ol(a)mayan insancıklar var bu hayatta. Şimdiki zamanın kıymetini bilemeyen, güzelliklerden haberi olmadan ömrünü kalabalık bir trafikte harcayan zat-ı muhteremler saklı, başımızı çevirdiğimiz her bir köşede ve biz daha bir farklı bakıyoruz onlara, bu günün kıymetini bilenler olarak.
Vakitsizce geçmişte yaşayan ya da bulutların üstünde geleceği arayanlar gizlenmişler bizim çıkartıp attığımız her maskenin altına. Acısını ve tatlısını yaşamak varken, bu günde yaşamak varken ve bu günün güzelliklerini mutluluk olarak paylaşmak varken bir insanın gönlünde, karanlık sokaklarda gezenler var, doyamadan geçmişe ya da beklerken geleceğin hüznünü.
En büyük gerçek şimdiki zaman, “bir” insanın keşfedemediği. Ve benim itirazım var keşfedemediğim her zaman için, kendimden geçmişliğimle ilgili…
Ne büyük hayaller var bir köşede sıkışmış, kırılacağı günü bekleyen. Hepimizin kalbinin bir köşesinde, hayatının tam içinde, sevdiklerinin gözlerinde ve bazen de yaşadığı kentin caddelerinde gizlenmiş hayaller var, bir garip hayat uğruna kurulmuş ve tadını alamadan kırılmış…
Düşsel olarak yakasına yapıştığımız her bir şey şimdi daha da kırılgan, bizim olan her duyguyu farklı farklı anlatırken bize. Aslında herşey bir düşünce ile başlıyor ve dağılıyor sonra ufacık parçalara, bırakırken ardında bir daha tamir edilememenin ama aynı zamanda yeni hayalleri getiren duyguların yolunu. Her geçen bir insanın kalbinden ve her dokunan bir kulun kalbine şimdi daha da anlamsızlaşıyor, yapmak istedikleri, olmak istedikleri ve büyütmek istedikleriyle beraber.
Hadi… Asalım şimdi kırılgan olan hayatı, bir hayalin kanadına ve yeni hayaller kuralım, şimdikiler kırılana dek…
Söylenebilecek sözlerin zenginliği ile çıkan bir kelimenin, insanın kalbine bu kadar işlemesi, anlayabilene…
Vakitsizliğin bir arası, bütün herşeyi bırakıp bir daha sarılmak, hemen yanıbaşında duran bir varlığa ya da bir duyguya.
Gitme… Söyleminde bile bir hasret gizli. Sözün kalmışlığını kıskandıracak bir gariplik, ayrılıkları sonuna kadar yaşamadan bir hayata hükmetmek için söylenebilecek tek başına bir “ayrılık” tümcesi. Kafa karıştıran, yüreği allak bullak edebilen ve zaten akmaması gereken bir zamanın daha da durmasına sebep…
Ağızdan çıktığında kimin için hissedildiği belli olan bir şey bu ve kullanılmasındaki zorluk artırıyor yüklenen anlamları, diğer bütün kendi gibileri aksine. Korkutucu bir şey işte. Kaybolmuşlukların başlangıcı, yarım kalmışlığın karanlığı ve hislerin açlığında garip kalacak bir “şey” bu gitme. Söylenecek olanın iyi seçilmiş olmalığından emin, her boşlukta seslendirilemeyecek bir söylem.
Ve şimdi bütün harflerine ses vermek için yazılmış bir kelime, gitmişliğin kimsesizliğinden korkmadan, sırf senin yokluğun için haykırılası, bir mavi gökyüzüne…
Evimde bir gece daha geçirmenin ağırlığını omzunda taşıyan yastığım ve ömrümü uğruna feda edebileceğim insanlar için…

Gece bekliyor beni şimdi, kendim olabilirliğim olan bir zamanda adını saatime yazdırabilen yegâne an bekliyor…
Çıplak oturuyorum gecenin içinde ve ısıtabiliyor beni bütün sessizliğe rağmen. İnsan kalabalığının ortasında, zaman zaman yetmeyen eşya fazlasıyla yüzünde patlayan bir karanlık var, gecenin başladığı yerde, tam içinde hani. Ve ben şimdi daha bir gerçek olabiliyorum, kendim gibi, ben gibi sanki…
Gecenin soğuğu bile bir başka asılıyor ruhuma, bir yolculuk telaşına eşlik ederken. Terk ettiğim her bir şey takipte şimdi, beni bana bırakmadan tek tek yoluyorlar hayatın bende kalan her bir yaprağını, eşitlerken durumu aynı sayıya…
Bir aşığın ağzından dinlediğim şiir ya da gözlerinde hasret taşıyan her bulut anlatır şimdi benim taa şuramdan geçen her duyguyu. Bir deniz kenarına çizdiğim bütün kalpleri, inceden bir müzik alır götürür, hüzünlendirirken ayrılıkların her anını. Kopamamanın, sadakatin, unutmamanın, zorlukların, dostlukların, kardeşliklerin ve bütün aşkların bir insanın kalbinde bıraktığı her bir şey şimdi bir su damlasına karışır, insanın yanağından süzülen…