Author Archive for orhunb

Bi sigara versene…

Tamam, değil mi? Bu ara sizin de gördüğünüz gibi üretken olamıyoruz, ki başka şeylerin bittiğine alamettir. Biraz ara verme zamanı geldi bence. Ben yine de ara ara uğrayabilirim ama çok önceki gibi 3-4 günde bir birşeyler karalayacağımı sanmıyorum. Bu sefer arayı iyice açıyorum.

Yanlış anlamayın, “tükanı kapattık” demiyorum ama “cumaya gittim, gelicem”…

Babaaa, duvarı yıkmışlar, bi de pirketleri kırmışlar. Duvarı yıktınız bari pirketleri kırmayın, pirketleri kırmamış olsalar hani insan aynı pirketle duvarı yeniden yapar ama şimdi gel gör ki…

Dert - Derman İlişkisi

Chema Madoz

Bu derdin dermanı, kendinde saklı…

Fotograf: Chema Madoz

Kandil

Hepinizin kandili mübarek olsun, beni de duadan unutmayın lütfen..

Yıllar oldu

Bir zamanlar 2 Haziran vardı, hayatın anlamsızlığını yüzüme çarpan. Sonra sonra bu yokluk başka tarihlere de sıçradı, yüzsüzlüğünü artırarak ve daha da acıtarak. Son sekiz yıldır bir ay gecikmeli geliyor sancılı bir doğumgünü, ya da ölüm. 2 Temmuz. Bir varlığın bitişi ile başlayan bir yokluk hikayesi, acısından kimsenin haberi olmayan günlerin çaresizliği.

Zaman geçiyor, şöyle bir dönüp bakınca dündü diyorum kendime, diğer yanım sekiz yıl oldu derken. Dündü, yaşanılan bir bitişin açtığı o zor başlangıç yolu, daha dündü. Kaybedişlerin anahtarı, kimseleri yerinde bulamadığım bir evin kapısını çalışım, telefonlarıma cevap vermeyen bütün insanların yüzleri, hepsi o gün başladı birer birer kaybolmaya hayatımdan. Ve ben bilmiyordum bu kadar sevdiğim insanın ya da bu kadar özlediğim bir hayatı bir daha anmak istemeyeceğimi, taa ki takvimler bugünü gösterene kadar.

Şimdi bir kenara bıraktığım bütün acıları yeniliyorum ve sıfırlıyorum bundan sonra olacakları. Mes’ul değilim hiç bir şeyden, bunca başımdan geçenden, bunca çekilen acıdan. İçim rahat. Ve alacaklıyım işte:

Yol kenarlardındaki yağmur mazgallarını kumbara sanıp
Harçlığımı atardım
Bu yüzden en çok
Denizden alacaklıyım…

Sunay Akın

dediği gibi. Alacaklıyım ben de. Bu güne kadar verdiğim kadar alacağım, günü geldiğinde, vakti söylendiğinde, borcunu ödemesi gereken insanlardan ve belki de en çok hayattan alacaklıyım, geri gelir diye savurduğum her zaman parçası adına. Ne bir fazla, ne bir eksik.
Her bitiş yeni bir başlangıç. Ve ben şimdi başlıyorum bir yeni hayata, yanımda en güzelini hakeden bütün insanlarla, bu sefer pişman olma korkusu içimde, üflerken zamana. Bu bitiş yeni bir başlangıç şimdi, kaybettiğim her şey adına, yanında kazandırdıklarının adı bile anılmazken, sekiz yıl sonra ancak yeşermeye başlayan bütün morluklarla. Bir gün gibi sararacakları günü beklerken.

Bitti. Ve ben gözümü yeniden açıyorum “normal” insanların yaşadığı bir hayata. Başlıyorum…

Sessizlik…

Kısacık

Sınav işte bu hayat, kimi zaman bir iyiye karşı, çoğunda bir kötü galip… Yokluğunda öleceğimiz ve varlığını bilmediğimiz bütün güzelliklerin harmanlandığı büyük bir hiç, doldurmasını bilmeyen her insan için. Kötülüğün yalnızca bir kere kazanması yeterken, bütün gücüyle bir hata yapmadan çarpışması lazım iyiliğin. Zorlukların hepsinde korku saklı, titretirken insanın kalbini, sallarken bütün haşmetiyle bir yaprağı, tutunmaya çalıştığı dalda..

İlk Aşk

Bir aşk gömülü duruyor orada, hemen mezarımın yanıbaşında.

Bir aşk işte, çocukluktan kalma bir alışkanlık gibi

Bir aşk, bir kaderi değiştiren..

Bu aşk bir ilk, hayatın kendisi gibi

Ve bir son, olabilirliğinden emin

Kararların arkasına saklanan bütün karalardan

Denizlerin peşi sıra gelen diğer karalardan

Ve bir de hayatın kendi karasından bir aşk..

Sakladığım her dokunuş

Dokunamadığım her bakış

Bir ilke gizlendi

Bir son olabilirliğinden emin..

Bir aşk var bu hayatta, tek aşk

Kimselerin haberi olmadan 40 yıl beklenesi son aşk..

Yok bu işin sonu

Anlatabilsem

Hayat, boyu hiçbir şeye yetmeyensin sen…

Halbuki ne uzun, bitmez tükenmezdin; bir doğumdan hemen sonra yetiştin bir zamanların uzaktan baktığın o ahşap raflarına. Ve sen değil miydin yine bize anlatan, bir kuru yaprağın sonbaharda savrulmasını…

Bir telefon çalar, bir mektup gelir bazen kapı zili anlatır bir şeylerin zamanının geldiğini. Gelen, öyle sıradan bir şey değildir. Gelen, kapıları kırmadan içeri girebilecek olandır, bir duvar arkasına hiç iz bırakmadan geçebilen ve bazen bir dünyayı değiştirebilendir, bir canlının kendini kaybetmişliğinde ya da kim bilir bulmasında asıl anlamını hayatın.

Bir telefon çalar ve ses usulca anlatmaya başlar bize. Bir çığlık olur bazen sessizliği, kimi zaman ağlamak olur bir daha yaşanmayacak zamanın bizde bıraktığı. Acaba ne olurdu, telefonun ucundaki ses bize “bu son” derse, bir daha yok derse ya da bu ses bundan sonra çıkamayacak derse. Uzaklıkları güneş cinsinden hesaplanmış bir ayrılığı birbirine bağlayan bir konuşma var ve kahramanlardan birisi gidiyor artık. Bir daha dönmemek üzere, bir daha konuşmamak için, bir daha dinlememek bir daha sevmemek için ayrılıyor, istemsiz…

Bir telefon çalar ve o ses ne söyler? Hele ki biliyorsa “son” olduğunu, nasıl anlatır ne olacağını? Bazı anlar tarifsizdir ya, bir hastahane odası mesela, bir hapisane, bir mahkeme bir de nikah salonu herhalde. Nasıl açıklanır yaşanan? Bir de bütün sonlar var anlatılamayan. Her sonun yeni bir başlangıç olduğu ama yine de bir türlü sonlandıramadığımız herşey bir sese saklanır bazen, yani bize ne olduğunu anlatamayan bir titreşim işte.

Bu ses hiç bir şeye boyu yetmeyen bir hayata ait ve bu ses bu sefer son kez çıkıyor, bunca şey söylemiş bir kalpten. Her kelimenin sayıldığı bir zaman arasında, son kez zorlanıyor, bundan sonra hiç bir şeyin eskisi gibi olmayışına ve yine bundan sonra hayatın daha uzamayacağına…

Bir telefon çalar ve hayat son kez biter…

Geçtim…

Bugün bir şeylerden vazgeçmeli. Bırakmalı hayatın ortasında duran bir şeyleri bir kenara ve kenarda kalanları almalı artık ortaya. Tadına varmalı tadı bütün bir sabah kahvaltısının, kilo derdinden vazgeçerek ya da sinemaya yalnız gitmeli vazgeçerek bütün arkadaşlardan, adını yazmalı bir kağıdın çizgileri arasına, çizmek istediğim bütün resimleri ardımda bırakarak, kimbilir belki de hayatı vazgeçilmez kılmayı bırakmaklı, tadına daha da varmak için gözlerimizle göremediklerimiz uğruna.

Vazgeçmeli, şimdiye kadar uğrunda kanat çırptığımız bütün aydınlıklardan ve biraz da karanlıkta yürümenin tadına varmalı, dinlediğimiz şarkıların ışıkla olan savaşına seyrici kalmadan. Bir şeylerin daha tadına varmalı şimdi, vazgeçerek sevdiklerimizden ya da sevmek istediklerimizden.

Pişman olmamalı tercihlerden ya da bir acı saplanmamalı yüreğimizin tam ortasına ve biz bir başka şey seçmeliyiz, zamanın bize getirdiklerini ve bizden götürdüklerinin adını bir beyaz kağıda yazarken. Her ne kadar gelen ve giden şeylerin dengesi hep gidenden yana ağır bassa da, yaptığımız tercihler yapıldıkları zaman itibari ile doğrudurlar, doğru kalmalıdırlar. Tercihlerden ya da vazgeçmelerden doğan pişmanlıkların yolumuzu kesmediği bir hayat için anın güzelliğini taşımak zorundayız bir sonraki zamana.

Bugün vazgeçmeli zamanın bize unutturamadığı her bir şeyden. Her gelen gün yeni bir hayatın ilk günü; ve her yapılan, bir şeylerin başlangıcı olmalı. Yeniden başlayacağım bir hayat için vazgeçiyorum şimdi, bunca zaman beni yoran ama tepedeki o güzel manzarayı bana gösteren herşeyden. Tercihim bir kısır kaybedişten yana, tıpkı yarın yeniden doğacak güneşten bu gecelik vazgeçişim gibi. Doğduğunda ısıtacağı farklı bir dünya için, baktığında kamaşacak yeni gözler ve her batışında huzur verecek başka yürekler için vazgeçmeli. Ya da yeni bir başlangıç için, huzur için, mutluluk için, aşk için…

Biterken başlayanlara…

Gokhan Kirdar - Gun Batimi

Gökhan Kırdar - Gün Batımı (2,27 MB)

Her geçen gün yeni bir başlangıç, bir daha dönmemek üzere bir yerlerde yarım bıraktığım her bir şey için bir yeni başlangıç. Ve ben yeni başlangıçları eski alışkanlıklar üzerine kurmaktan bıktım artık. Bir şekilde başladığım noktaya dönmekten, yaşanılmış şeyleri yeniden yaşamaya korkmaktan ve gerçek korkularımın sürekli beni takip etmesinden rahatsız bir hayat sürüyorum.

Yeni bir başlangıç yapıyorum, gözümü açtığımda ilk gördüğüm resime dalarken. Bir hayat geçti, bir başkası başlarken ve ben aynı “hataları” aynı “acılar” eşliğinde tekrarlıyorum, hem de hiç korkmadan. İstediklerimi yapmanın verdiği hazzı korkularıma değişmiyorum diğer taraftan ama yine de insanım, korkuyorum. Bir yeni başlangıç ertesi o eski sancılar asılıyor boynuma ve yine de kalbimden taraf çıkıyorum, beynimi hiçe sayarken. Dinlemek istemediğim ama doğrusu olduğuna inandığım tarafın telkinleri de işe yaramıyor, hep galip gelen “gönül” tarafının ağırlığı karşısında. Ve ben korku içinde karşılıyorum yeni doğan günü.

Uzun gecelerin ucunun bir şekilde sana bağlanmasına sebep aramıyorum artık. Korkmuyorum senden, özlüyor ama istemiyorum da, diğer bütün korkuların yerini bir boşluk kaplıyor artık gün ışığında. Sonra sonra dertlenen bir güneş yakıyor yollarda geçen her saatin ucunu ya da yazılan yazılardaki aynılık yapışıyor değişimin yakasına. Hani derler ya değişmeyen tek şey değişim diye, ben de değiştim artık.

İnsan kendisi olduğu günlerini özlüyor, içindeyken bir o kadar uzakta. Kendini götürdügü her köşeden bir başka aşk bakıyor bütün haykırışlarına rağmen zamanın. Ve insan kendini özlüyor bulanamamışlığının hasretiyle. Bir başkasına bir baskasi olmaktan bıkmış ve zamanın kendisini harcamasından yorgun. Bundan sonra yalnızca doğru yerde, doğru zamanda, doğru insanlarla olmak isterken, bütün korkularımdan ırak, bütün özlemlerimle bekliyorum seni, hayatın bir yerlerinde bir “sen” olduğunu bile bilmeden yaşarken. Baktığım ve gördüğüm, duyduğum ve dinlediğim, hissettiğim ve yüreğime kazıdığım her fiile bir -ecek takısı eklemek için bekliyorum. Aramanın kifayetsiz kaldığı her delikte bir “sen” arıyorum ve özelliklerini seni bulmadan bilemeyeceğim bir insanın kalbine yazıyorum, hayatı bana zindan eden özlemleri…

Yıldızların Dostu

Uzun oldu

Bir düşün yaşamadıklarımızı, yaşayamadıklarımızı ve de. Uzun gecelerin bir türlü bitmediği bir hayatın kalıntıları arasında, korkularımızı hatırla. Karanlıklar içinde bir bakışın ardına saklanan onca duyguyu anımsa şimdi. Ve bir daha geri dönmeyen bir zamanın bizden intikam alırcasına her köşe başından bize bakışını bir düşün. Sonra o korkuları gömdüğümüz ümitleri bir de…

Nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmediğimiz bütün fırtınaların hayatımızda bıraktığı izler, şimdi bizim baktığımız bir aynaya kazınmış, başımızı çevirdiğimiz her yerden bizi gözetliyor. O zamanın en büyük dertlerini düşün, “hayatın sonu” olan ve belki de bir daha hiç yaşayamayacağımız o problemler. O zamanın en acısı, sonranın en hafifi sanki. Çocukluğumuzu sakladığımız sandıktan çıkan en masum acılar bir sevginin kollarına gizlenmiş, bizim onları rutubet kokusundan kurtarmamızı bekliyor.

Geçmiş bütün griliği ile yaşanmışken, bütün hırçınlığıyla adını hakederken şimdi daha iyi anlıyorum hayatın sadece bir yerlerde gizlenmiş siyah ve bütün temizliğiyle duran bir de beyazdan ibaret olmadığını. Kırmızı var mesela güneşi batıran, sarı, ya da mavi saklı bir gökyüzü ve ağaçlarına saklanan bir yeşil. Bir de sen varsın hayallerin bütün renklerini kendinde toplamayı başarabilmiş, kendi kendine içimde duran ve kimselere söylemediğim. Ama yine de biliyorum bir gün bürüneceğini grinin bir tonuna. Kararsızlığım, beyazın içine biraz siyah mı, yoksa siyahın içine biraz beyaz mı…

Ben hala direniyorum ama, o sandıkta kalan resimlerin renkleri solmasın diye, bütün gücümle, kendimce, senin yokluğunda. Kendi rengini korusun diye yazıyorum bütün fotoğrafların arkasına, senin yokluğunda geçen her bir günün tarihini. Bir çentik, bir daha ve bir çentik daha atıyorum yıl hanesine ve çizgiler çoğaldıkça ben daha bir yalnızlaşıyorum. Bazen kalem bulamıyor, ellerimle bırakıyorum orada kalması gereken izi, bazen canımı yakan bir türküyle.

Dertlensin bütün sahilleri ülkemin, benim yokluğumda, senin varlığınla, ya da senin varlığında benim yokluğumla. Her yüzüme baktığında oraların denizi, bir farklı hayal yaşanır gözlerimden yansıyan ve renksizliğiyle solar bu hayata batan bir güneş. Zamanın ayırdığı bütün güzellikleri gömmüştüm derinlere, vakti gelince birleştirilmek üzere. Birbirine dehlizlerle bağlı yeraltı şehirlerinde bıraktım hepsini, yanlarında bir parça ümit ile. Vakti gelince…

Bunca zamandır saklandıkları yerden çıkanlar oldu ve bir o kadar da bulunamayanlar. Elde kalanlar, yasaklanmış bir kitap gibi toplatıldı ve bir orman yangınında yakıldı. Tek bir parçasının bile bulunmasını istemeden kül oldular, küllenmeden bir başka bergüzâr. Hissediyorum ama yine de, bir kül grisinin kazındığını ruhuma, bir hayatın aynı grisi ellerimden akıp giderken…

Yabancı Damat

Söze nereden başlanır bilemiyorum, bulamıyorum doğru kelimeleri bir televizyon dizisinin bana hissettirdiklerini…

Hissettirdiklerinden mi yoksa ekibin başarısından mı bahsedeyim bilemiyorum ama bildiğim en açık şey yanaktan süzülenlerin son olmayacağı, aynı ilk olmadığı gibi. Ağlamaktan bahsediyorum, gözyaşlarımın yerinde duramamasından yani. Duygusallığın, acının, gülümsemenin ya da kahkahanın her bir çeşidini bu kadar güzel yansıtabilen bir başka dizi seyretmedim, bir daha seyredeceğimi de zannetmiyorum. Ama bugün bu yazı hayatın kendisi için yazılıyor, hayatta ne acıların olduğunu, Rabbime şükretmenin gereğini, sahip olduklarımızın kıymetini anlamayı, bir aile olmanın gereğini ve güzelliğini, başka insanların neler çektiğini, acısıyla tatlısıyla gözler önüne serildiğini anlatmak için belkide.

Oyunculuklarını her şekliyle takdir ettiğim bir kadro ile, özellikle bakışlarıyla bile yetecek bir rol yeteneği, her karakterin kendisinden ayrı bir dizi çıkabilecek bir hayat kesiti bu. Bakışlar… Her duyguyu en ince ayrıntısına kadar hissettirebilmenin en kuvvetli yolu sanırım ve bütün oyuncuların gözlerine saklanan bu beceri, diziyi gerçek hayatın bir parçası yapmaya yetiyor.

Eşşekten düşmüşün halinden eşşekten düşen anlar derler ya, bu dizi için sanırım gerek yok. Bir başarıdan söz ediyorum ben, bir senaristin aklından geçirdiklerini diğer insanlara eksiksiz anlatabilme becerisi ve başarısı bu. Mimikler ve gözler, ekranın bu tarafından seyrederken yetiyor bu dizinin bir oyuncusu olmaya, yüreğim daha da ağırlaşırken baktığım yerden.

Bir de müzikleri var, üzerine basıla basıla anlatılması gereken, her hangi bir bakışa ihtiyacı olmadan hissedilmesi gerekenleri kalbe aktarabilen. Yani benim için bir klarneti aratmayan nadir müziklerden biri…

İsyanım yanışıma, ölüm bile susuyor
Ardına dönüp giden sen misin a kadın
Gururum yere düşer, yeter ki bak yüzüme
Üstüme basıp geçme yar…

Gökhan Kırdar

Sonuç olarak, herkesin seyretmesini isterdim, en başından sonuna kadar, bütün duyguları yaşamalarını ve oyuncuların gözlerinde görmelerini neyin nasıl yaşanması gerektiğini…

S(e-o)nsiz

Ardında bırak şimdi ağlarına asılan bütün zaman ağrılarını. Bırak bir karanlık gece ertesi yanağından süzülen her uyku damlasını. Bir daha bırakamayacağın her bir şeyi koy şimdi gözlerine ve kapat artık onları, bir belanın ertesinde, göz kırpan bir güne.

Geceler daha kara, gündüzler daha soluk geçiyor her köşesinden döndüğüm gün, hayat daha bir bulanik şimdi. Her uyanışın bir yorgunluğu var ya insanın üzerine basan, bu günlerde daha bir ağır, uykunun hesabını sorarcasına. Farklılığında yaşadığım her bir hissin ve o hissi yaşadığım her bir anının boşluğunda yankılanıyor yüreğimden kopan bütün çığlıklar.

Her ne kadar koşsam da bir çift gözün peşinden, uğruna yalanlar söylenebilecek, bir köşede sıkışıp kalıyorum bütün yalanların kovaladığı bir hayatın pençesinde ve bir cümle devrikliğinde yaşıyorum hepini, bir şeylerin gölgesinde. Ben güneşi bu kadar severken, bu kadar uğraşırken ısıtmaya soğumuş kalbimi ve bu kadar tutunmuşken dallarına - senin de oturduğun bir ağacın - kaçamıyorum işte… Kaçamıyorum kelimelerinden, kaçamıyorum duruluğundan gözlerinin ve kaçamıyorum işte yanacağımı bildiğim bir yakan top oyuncusundan. Gözlerinin içinde kayboluyorum bir can yakalayabilmek için ve kalbim ellerinde beni yakan top oluyor, her geçen gün, yeniden…

Gül Güz Gün

Bir önceki yazının yorumlarına cevap :)

Sanırım rüyaydı, geçti‘nin yorumlarına yeni bir yazı ile cevap vermek daha mantıklı olacak. Hepinize ayrı ayrı cevap vermek isterdim ama sanırım bu yazı için pek mümkün görünmüyor onun için genel bir cevap vereyim. Elbetteki bu yazı da yoruma açık :)
Uyudum, uyandım. Kalbimde kalanları döktüm bu sayfalara, bir rüyanın etkisinde yazdım, bir hayatın geçmişliğinde bir de.

Aslında söylediklerinizin hepsinin bir dokunur yanı var benim için, hepsi doğru, hepsi yanlış. Bir rüyaydı gördüğüm, onun için bugün hala nefes alabiliyorum, onun için hala yazabiliyorum, onun için bugün önüme bakabiliyorum, onun için adına hatıra dediğimiz güzellikler içinde kayboluyorum, kötülerini düşünmeden.

Bana yeni bir ben lazım, saplanıp kaldığım her duygudan beni kurtaracak bir ben. Türkiye’deyken yaptığım bir fiil eğer cevap bulsaydı o zaman o yeni ben, şimdi faklı şeyler yazacaktı, olmadı. Şimdi aynı şeyleri farklı biçimde yazmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Çünkü hatıraların tadı hep daha ağır basıyor.

Dediğiniz gibi bir kızla beraber olurkenki kadar zevkli bir şey bulamamak değil aslında (benim için). Benim hayatımda “bir kızla beraber olmaktan” çok daha zevkli değerli şeyler zaten var, hamdolsun O’na. Bana göre sorun onun ilk ve tek olması, yaşanan her bir şeyin hayatıma kazınması ve bundan sonra ne yaparsam yapayım İbni Sina’nın dediği gibi bu güzel rüyanın hatırasının geçmeyeceği, elbetteki etkisini yitirecek, bir bilmediğim gelecekte bir o yerleşecek hayatıma ve bütün hayatım yeniden değişecek. İşte o zaman büyük ihtimalle burada yazılanların hepsi bir rüya olacak. Ama o zamana kadar sanıyorum hatıralar tavan arasından bakamayacak.

Çoğu zaman sorun özgüven de değil. Bir çok şey yaptım, bir çok şey gördüm ve bunların çoğu normal insanların tecrübe dediği şeylerdi, benim ise hatırlamak bile istemediğim şeyler. Elimden gelse izlerini silmek için bir çok şey yapardım. Bunlar normal insanların özgüvenini yeterince sarsacak kadar büyük şeyler ve ben de normal bir insanım. Bütün bunlara rağmen nedenini bilmediğim bir şekilde özgüven hasarlı da olsa duruyor, durması gerektiği yerde.

Sanırım bazı şeyler “kader”, yaşanması gereken şeyler vardı, yaşanması gereken zamanda ve ben boynumu eğdim o yaşanılanlara, savaşacak gücü kaybettim, yanlış zamanda. Bu güç bazen maddi oldu, bazen manevi, ama her iki türü de yanlış zamandı. Aslında yanlış diye de bir şey yoktu, yalnızca bugün burada bunları yazmak zorunda olduğum gibi o gün de onları kaybetmem gerekti.

Hala bir toparlanma aşamasında olduğumu düşünürsek, yeni bir insan çıkacaktır karşıma, yeni bir hayat başlayacaktır, tasavvufa yöneleceğimdir, değişeceğimdir, farklı olacaktır herşey, gördüğüm rüyalar azalacaktır, yaptığım yorumlar, yazdığım yazılar bırakacaktır beni benim bile olmak istemediğim bir hatıranın tam ortasında…

Rüyaydı, geçti…


Yine sen vardın olmaman gereken yerlerde. Her bitti dediğimde bir başka şekilde çıkıyorsun karşıma ve her seferinde daha bir karıştırıyorsun aklımı, kalbimi, hayatımı. Gerçeğinden kendisini kıskandırarak bakıyorsun bulaştığın her rüyada ve ben daha da özlüyorum hiç yapmamam gerektiği gibi, senin hiç gelmemen gibi hani.

Sadece hatırlamak istediğim yerleri kaldı şimdi, uzun olduğu kadar çabuk biten bir gecenin ve sonrasında yakamı bir türlü bırakmayan bir alacakaranlık ertesinde. Yatağımda öylece uzandım, kalbimin bütün ağırlığı kalbime vururken ve bırakırken bütün benliğimi bir yastığın üstüne usulca, düşündüm düşlediğim her bir şeyi tekrardan. Çıkamadım içinden yine kaybolduğum derin karanlıkların. Çünkü göremiyorum artık, senin söndürdüğün o ışığı; bulamıyorum işte, senin kaybettiğin o mutluluğu.

Mutluydun kaçarken benden, bana dönerken bir de. Her çıkışın bir inişi olduğu gibi ağlıyordun yine, karışırken gülüşün bir gülün rengine. Anlamlandıramadım yanımdaki mutluluğunu, bunca yılın sonunda bıraktığın geçmiş hayatının bir izi bile yoktu gözlerinde, tutarken elimi bir deniz kenarında. Sen konuşmadıkça daha da bir anlamlandı bu rüya, gülen yüzün, gülen gözün gibi. İnşaAllah kalbin de o kadar mutludur, bilmediğim, görmediğim ellerde.

Ne olduğunu anlamadan gidiyorsun ya bir de, işte en çok o koyuyor adama…

Geçmişin yoksunluğu kaldı şimdi

İşte şimdi, burada, tam da yüreğimin ortasında…

Anıları canlandırıyorum bir filmin gölgesinde. Oyuncuların gözlerinde gördüklerim, benim hayatımın unutmak istediğim bir bölümünde baktığım gözlerdeki ile aynı şimdi. Söylenenler, yaşananlar, yapılanlar, olanlar ve olacaklar; hepsi bu filmin senaryosunda saklı. Seyrederken aktı içimde birikenler.

İç parçalayan çığlıklar yoktu benim senaryomda; bakışlardı yürekleri yaktığı yerde bırakan ve sözler vardı o bakışlara gizlenen. Zaman vardı anıldığında önüne “geçmiş” ibaresi konması gereken; şimdi geçmişliğinin yoksunluğu hatıra. Çoğu zaman anıların bir yerlerinde”kötü” sıfatına yapışık dolaşacak zamanlar dolandı ayaklarımda. Vazgeçmek zorunda kaldığım her bir şey oradaydı, zaman vardı, mekan vardı ve en önemlisi insanlar vardı hayatlarından geçtiğim ama benim hayatımda kalan.

Hani bir yerlerden sıkışır kalırya insanın hayalleri, işte öyle bir yokluk  bu çaresizlik. Hayatın parmaklarının arasından akıp gidişine şahit oluyorsun ama bir şey yapamıyorsun, dokunamıyorsun sevdiklerine mesela ya da paylaşamıyorsun en dolgun anında hislerini. Bir adada mahsur kalan bir kazazede oluyorsun sonra, şişeler içinde onlarca kağıt parçası, gideceği yeri bilmeden bakıyor sana, ayırırken her bir dakikayı geçen zamandan.

Sonra yoruluyor insan, bir akşam üstü üzerine çöküyor bütün karanlıklar, özlediği aydınlıkları anarken bir sigara dumanı altında. Kırılacaklarını bile bile yeni hayaller boyuyor bu beyaz hayatın üzerine. Yine de vazgeçemiyor işte, bırakamıyor hep boynuna asılı özlemleri. Cümlelerin devrikliğine aldırmadan devam ediyor peşinden koştuğu hayalleri, her ne kadar tutmayacaklarını bilse de onarmaya çalışıyor hayattan kopardığı yamalarla ve daha bir farklılaşıyor zamanın gölgesinde.

Deniz kenarina baglanmadan birakilmis bir kayik gibiyim simdi, bir acikli klarnet esliginde salinip duruyorum, sahipsiz, limansiz. Yamalı hayallerimin tutsağı olmuşum, bir kürek mesafesi gidemiyorum artık…

Düş-ün

Esir alınmıştılar, yıllar önce çekip gittikleri topraklara dönmeye çalışırken yakalanmıştılar bu hayatın en acımasızlarına. Kırıklıkları dökülmüşlükleri bir yana işkenceden kalan bir yılgınlıktı üzerlerine yapışan, zamandan gayrı. Bir isyan sonrası kaçmayı planladıkları tutsaklıklarından bir türlü kurtulamıyorlardı. Bir ordu vardı peşlerinde, bir de yağmur, izlerini silen.

Mekan, zaman ya da insan tanımadan sıkışırıyordu bir şeyler, kayboldukları yerler, vazgeçtikleri zamanlar ya da unuttukları insanlar bile küskündü onlara. Ellerinde kelepçe, sırtlarına vura vura götürülürken bile duyulan bir ses vardı usulca, bir isim. Hücrenin parmaklıklarından her yolladıklarında güneşi bir dağın ardına, bir başka zaman başlardı yalnızlıklarında. Boyanırdı duvarlar kimsesizlikle ve daha bir acıtırdı içlerini onun yokluğunun ateşi. Kendisini daha çok hissettirirdi karanlık, dertlerini bir lamba gibi odanın ortasına astığında. Her gün doğumunu bir yığın, bir yoğun his ile karşılamak ve unutmak ne olmak gerektiğini mesela.

Gündüzlerin anlamsızlaştığı ve hizmet ettiği dünyanın karardığı bir zaman parçasını yaşamak onlara göre değildi. Her ne kadar gece kesilsede ipleri, ki o iplerdi bağlayan onları bu dünyaya, onlar gecenin hüznüyle mutluydular; gün ışığının ortaya çıkmasından korktukları gerçekleri saklandığı yerden görmemesi gerekenlerin önüne sermesinden korkarken. Kendi içinde bir başka çelişkiydi bu tutsaklık. Bir tarafta kaçamamak, diğerinde ise bir şeylerin yokluğuna alışmak. Ve onlar bir gardiyana ihtiyaç duymadan tutuldular bir kalbin ve bir hissin kaçamadığı her bucaktan görünen deniz mavisine…

Tutsağım bu yokluğa, zincirin bir ucu sen, bir ucu ölüm…

Sayfa 1 / 1312345»...Last »