Bir düşün yaşamadıklarımızı, yaşayamadıklarımızı ve de. Uzun gecelerin bir türlü bitmediği bir hayatın kalıntıları arasında, korkularımızı hatırla. Karanlıklar içinde bir bakışın ardına saklanan onca duyguyu anımsa şimdi. Ve bir daha geri dönmeyen bir zamanın bizden intikam alırcasına her köşe başından bize bakışını bir düşün. Sonra o korkuları gömdüğümüz ümitleri bir de…
Nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmediğimiz bütün fırtınaların hayatımızda bıraktığı izler, şimdi bizim baktığımız bir aynaya kazınmış, başımızı çevirdiğimiz her yerden bizi gözetliyor. O zamanın en büyük dertlerini düşün, “hayatın sonu” olan ve belki de bir daha hiç yaşayamayacağımız o problemler. O zamanın en acısı, sonranın en hafifi sanki. Çocukluğumuzu sakladığımız sandıktan çıkan en masum acılar bir sevginin kollarına gizlenmiş, bizim onları rutubet kokusundan kurtarmamızı bekliyor.
Geçmiş bütün griliği ile yaşanmışken, bütün hırçınlığıyla adını hakederken şimdi daha iyi anlıyorum hayatın sadece bir yerlerde gizlenmiş siyah ve bütün temizliğiyle duran bir de beyazdan ibaret olmadığını. Kırmızı var mesela güneşi batıran, sarı, ya da mavi saklı bir gökyüzü ve ağaçlarına saklanan bir yeşil. Bir de sen varsın hayallerin bütün renklerini kendinde toplamayı başarabilmiş, kendi kendine içimde duran ve kimselere söylemediğim. Ama yine de biliyorum bir gün bürüneceğini grinin bir tonuna. Kararsızlığım, beyazın içine biraz siyah mı, yoksa siyahın içine biraz beyaz mı…
Ben hala direniyorum ama, o sandıkta kalan resimlerin renkleri solmasın diye, bütün gücümle, kendimce, senin yokluğunda. Kendi rengini korusun diye yazıyorum bütün fotoğrafların arkasına, senin yokluğunda geçen her bir günün tarihini. Bir çentik, bir daha ve bir çentik daha atıyorum yıl hanesine ve çizgiler çoğaldıkça ben daha bir yalnızlaşıyorum. Bazen kalem bulamıyor, ellerimle bırakıyorum orada kalması gereken izi, bazen canımı yakan bir türküyle.
Dertlensin bütün sahilleri ülkemin, benim yokluğumda, senin varlığınla, ya da senin varlığında benim yokluğumla. Her yüzüme baktığında oraların denizi, bir farklı hayal yaşanır gözlerimden yansıyan ve renksizliğiyle solar bu hayata batan bir güneş. Zamanın ayırdığı bütün güzellikleri gömmüştüm derinlere, vakti gelince birleştirilmek üzere. Birbirine dehlizlerle bağlı yeraltı şehirlerinde bıraktım hepsini, yanlarında bir parça ümit ile. Vakti gelince…
Bunca zamandır saklandıkları yerden çıkanlar oldu ve bir o kadar da bulunamayanlar. Elde kalanlar, yasaklanmış bir kitap gibi toplatıldı ve bir orman yangınında yakıldı. Tek bir parçasının bile bulunmasını istemeden kül oldular, küllenmeden bir başka bergüzâr. Hissediyorum ama yine de, bir kül grisinin kazındığını ruhuma, bir hayatın aynı grisi ellerimden akıp giderken…
Valla hiç bir şey değişmemiş
Hatice,
iyi mi yoksa kötü bir şey mi söylediğin? :)))
“adem yine hüzün menbaı” demek istedim :))
iyisine kötüsüne sen karar ver artık..
Hatice,
karar vermeyelim o zaman ama “adem iyi”, hamdolsun.
Yalnızca alışkanlık…
eyvallah o zaman
insaniz, aliskanliklarimizin esiriyiz ne de olsa her birimiz..
selam ile,