Monthly Archive for Mayıs, 2007

Biterken başlayanlara…

Gokhan Kirdar – Gun Batimi

Gökhan Kırdar – Gün Batımı (2,27 MB)

Her geçen gün yeni bir başlangıç, bir daha dönmemek üzere bir yerlerde yarım bıraktığım her bir şey için bir yeni başlangıç. Ve ben yeni başlangıçları eski alışkanlıklar üzerine kurmaktan bıktım artık. Bir şekilde başladığım noktaya dönmekten, yaşanılmış şeyleri yeniden yaşamaya korkmaktan ve gerçek korkularımın sürekli beni takip etmesinden rahatsız bir hayat sürüyorum.

Yeni bir başlangıç yapıyorum, gözümü açtığımda ilk gördüğüm resime dalarken. Bir hayat geçti, bir başkası başlarken ve ben aynı “hataları” aynı “acılar” eşliğinde tekrarlıyorum, hem de hiç korkmadan. İstediklerimi yapmanın verdiği hazzı korkularıma değişmiyorum diğer taraftan ama yine de insanım, korkuyorum. Bir yeni başlangıç ertesi o eski sancılar asılıyor boynuma ve yine de kalbimden taraf çıkıyorum, beynimi hiçe sayarken. Dinlemek istemediğim ama doğrusu olduğuna inandığım tarafın telkinleri de işe yaramıyor, hep galip gelen “gönül” tarafının ağırlığı karşısında. Ve ben korku içinde karşılıyorum yeni doğan günü.

Uzun gecelerin ucunun bir şekilde sana bağlanmasına sebep aramıyorum artık. Korkmuyorum senden, özlüyor ama istemiyorum da, diğer bütün korkuların yerini bir boşluk kaplıyor artık gün ışığında. Sonra sonra dertlenen bir güneş yakıyor yollarda geçen her saatin ucunu ya da yazılan yazılardaki aynılık yapışıyor değişimin yakasına. Hani derler ya değişmeyen tek şey değişim diye, ben de değiştim artık.

İnsan kendisi olduğu günlerini özlüyor, içindeyken bir o kadar uzakta. Kendini götürdügü her köşeden bir başka aşk bakıyor bütün haykırışlarına rağmen zamanın. Ve insan kendini özlüyor bulanamamışlığının hasretiyle. Bir başkasına bir baskasi olmaktan bıkmış ve zamanın kendisini harcamasından yorgun. Bundan sonra yalnızca doğru yerde, doğru zamanda, doğru insanlarla olmak isterken, bütün korkularımdan ırak, bütün özlemlerimle bekliyorum seni, hayatın bir yerlerinde bir “sen” olduğunu bile bilmeden yaşarken. Baktığım ve gördüğüm, duyduğum ve dinlediğim, hissettiğim ve yüreğime kazıdığım her fiile bir -ecek takısı eklemek için bekliyorum. Aramanın kifayetsiz kaldığı her delikte bir “sen” arıyorum ve özelliklerini seni bulmadan bilemeyeceğim bir insanın kalbine yazıyorum, hayatı bana zindan eden özlemleri…

Yıldızların Dostu

Uzun oldu

Bir düşün yaşamadıklarımızı, yaşayamadıklarımızı ve de. Uzun gecelerin bir türlü bitmediği bir hayatın kalıntıları arasında, korkularımızı hatırla. Karanlıklar içinde bir bakışın ardına saklanan onca duyguyu anımsa şimdi. Ve bir daha geri dönmeyen bir zamanın bizden intikam alırcasına her köşe başından bize bakışını bir düşün. Sonra o korkuları gömdüğümüz ümitleri bir de…

Nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmediğimiz bütün fırtınaların hayatımızda bıraktığı izler, şimdi bizim baktığımız bir aynaya kazınmış, başımızı çevirdiğimiz her yerden bizi gözetliyor. O zamanın en büyük dertlerini düşün, “hayatın sonu” olan ve belki de bir daha hiç yaşayamayacağımız o problemler. O zamanın en acısı, sonranın en hafifi sanki. Çocukluğumuzu sakladığımız sandıktan çıkan en masum acılar bir sevginin kollarına gizlenmiş, bizim onları rutubet kokusundan kurtarmamızı bekliyor.

Geçmiş bütün griliği ile yaşanmışken, bütün hırçınlığıyla adını hakederken şimdi daha iyi anlıyorum hayatın sadece bir yerlerde gizlenmiş siyah ve bütün temizliğiyle duran bir de beyazdan ibaret olmadığını. Kırmızı var mesela güneşi batıran, sarı, ya da mavi saklı bir gökyüzü ve ağaçlarına saklanan bir yeşil. Bir de sen varsın hayallerin bütün renklerini kendinde toplamayı başarabilmiş, kendi kendine içimde duran ve kimselere söylemediğim. Ama yine de biliyorum bir gün bürüneceğini grinin bir tonuna. Kararsızlığım, beyazın içine biraz siyah mı, yoksa siyahın içine biraz beyaz mı…

Ben hala direniyorum ama, o sandıkta kalan resimlerin renkleri solmasın diye, bütün gücümle, kendimce, senin yokluğunda. Kendi rengini korusun diye yazıyorum bütün fotoğrafların arkasına, senin yokluğunda geçen her bir günün tarihini. Bir çentik, bir daha ve bir çentik daha atıyorum yıl hanesine ve çizgiler çoğaldıkça ben daha bir yalnızlaşıyorum. Bazen kalem bulamıyor, ellerimle bırakıyorum orada kalması gereken izi, bazen canımı yakan bir türküyle.

Dertlensin bütün sahilleri ülkemin, benim yokluğumda, senin varlığınla, ya da senin varlığında benim yokluğumla. Her yüzüme baktığında oraların denizi, bir farklı hayal yaşanır gözlerimden yansıyan ve renksizliğiyle solar bu hayata batan bir güneş. Zamanın ayırdığı bütün güzellikleri gömmüştüm derinlere, vakti gelince birleştirilmek üzere. Birbirine dehlizlerle bağlı yeraltı şehirlerinde bıraktım hepsini, yanlarında bir parça ümit ile. Vakti gelince…

Bunca zamandır saklandıkları yerden çıkanlar oldu ve bir o kadar da bulunamayanlar. Elde kalanlar, yasaklanmış bir kitap gibi toplatıldı ve bir orman yangınında yakıldı. Tek bir parçasının bile bulunmasını istemeden kül oldular, küllenmeden bir başka bergüzâr. Hissediyorum ama yine de, bir kül grisinin kazındığını ruhuma, bir hayatın aynı grisi ellerimden akıp giderken…

Yabancı Damat

Söze nereden başlanır bilemiyorum, bulamıyorum doğru kelimeleri bir televizyon dizisinin bana hissettirdiklerini…

Hissettirdiklerinden mi yoksa ekibin başarısından mı bahsedeyim bilemiyorum ama bildiğim en açık şey yanaktan süzülenlerin son olmayacağı, aynı ilk olmadığı gibi. Ağlamaktan bahsediyorum, gözyaşlarımın yerinde duramamasından yani. Duygusallığın, acının, gülümsemenin ya da kahkahanın her bir çeşidini bu kadar güzel yansıtabilen bir başka dizi seyretmedim, bir daha seyredeceğimi de zannetmiyorum. Ama bugün bu yazı hayatın kendisi için yazılıyor, hayatta ne acıların olduğunu, Rabbime şükretmenin gereğini, sahip olduklarımızın kıymetini anlamayı, bir aile olmanın gereğini ve güzelliğini, başka insanların neler çektiğini, acısıyla tatlısıyla gözler önüne serildiğini anlatmak için belkide.

Oyunculuklarını her şekliyle takdir ettiğim bir kadro ile, özellikle bakışlarıyla bile yetecek bir rol yeteneği, her karakterin kendisinden ayrı bir dizi çıkabilecek bir hayat kesiti bu. Bakışlar… Her duyguyu en ince ayrıntısına kadar hissettirebilmenin en kuvvetli yolu sanırım ve bütün oyuncuların gözlerine saklanan bu beceri, diziyi gerçek hayatın bir parçası yapmaya yetiyor.

Eşşekten düşmüşün halinden eşşekten düşen anlar derler ya, bu dizi için sanırım gerek yok. Bir başarıdan söz ediyorum ben, bir senaristin aklından geçirdiklerini diğer insanlara eksiksiz anlatabilme becerisi ve başarısı bu. Mimikler ve gözler, ekranın bu tarafından seyrederken yetiyor bu dizinin bir oyuncusu olmaya, yüreğim daha da ağırlaşırken baktığım yerden.

Bir de müzikleri var, üzerine basıla basıla anlatılması gereken, her hangi bir bakışa ihtiyacı olmadan hissedilmesi gerekenleri kalbe aktarabilen. Yani benim için bir klarneti aratmayan nadir müziklerden biri…

İsyanım yanışıma, ölüm bile susuyor
Ardına dönüp giden sen misin a kadın
Gururum yere düşer, yeter ki bak yüzüme
Üstüme basıp geçme yar…

Gökhan Kırdar

Sonuç olarak, herkesin seyretmesini isterdim, en başından sonuna kadar, bütün duyguları yaşamalarını ve oyuncuların gözlerinde görmelerini neyin nasıl yaşanması gerektiğini…

Sayfa 1 / 11