Monthly Archive for Nisan, 2007

S(e-o)nsiz

Ardında bırak şimdi ağlarına asılan bütün zaman ağrılarını. Bırak bir karanlık gece ertesi yanağından süzülen her uyku damlasını. Bir daha bırakamayacağın her bir şeyi koy şimdi gözlerine ve kapat artık onları, bir belanın ertesinde, göz kırpan bir güne.

Geceler daha kara, gündüzler daha soluk geçiyor her köşesinden döndüğüm gün, hayat daha bir bulanik şimdi. Her uyanışın bir yorgunluğu var ya insanın üzerine basan, bu günlerde daha bir ağır, uykunun hesabını sorarcasına. Farklılığında yaşadığım her bir hissin ve o hissi yaşadığım her bir anının boşluğunda yankılanıyor yüreğimden kopan bütün çığlıklar.

Her ne kadar koşsam da bir çift gözün peşinden, uğruna yalanlar söylenebilecek, bir köşede sıkışıp kalıyorum bütün yalanların kovaladığı bir hayatın pençesinde ve bir cümle devrikliğinde yaşıyorum hepini, bir şeylerin gölgesinde. Ben güneşi bu kadar severken, bu kadar uğraşırken ısıtmaya soğumuş kalbimi ve bu kadar tutunmuşken dallarına - senin de oturduğun bir ağacın - kaçamıyorum işte… Kaçamıyorum kelimelerinden, kaçamıyorum duruluğundan gözlerinin ve kaçamıyorum işte yanacağımı bildiğim bir yakan top oyuncusundan. Gözlerinin içinde kayboluyorum bir can yakalayabilmek için ve kalbim ellerinde beni yakan top oluyor, her geçen gün, yeniden…

Gül Güz Gün

Bir önceki yazının yorumlarına cevap :)

Sanırım rüyaydı, geçti‘nin yorumlarına yeni bir yazı ile cevap vermek daha mantıklı olacak. Hepinize ayrı ayrı cevap vermek isterdim ama sanırım bu yazı için pek mümkün görünmüyor onun için genel bir cevap vereyim. Elbetteki bu yazı da yoruma açık :)
Uyudum, uyandım. Kalbimde kalanları döktüm bu sayfalara, bir rüyanın etkisinde yazdım, bir hayatın geçmişliğinde bir de.

Aslında söylediklerinizin hepsinin bir dokunur yanı var benim için, hepsi doğru, hepsi yanlış. Bir rüyaydı gördüğüm, onun için bugün hala nefes alabiliyorum, onun için hala yazabiliyorum, onun için bugün önüme bakabiliyorum, onun için adına hatıra dediğimiz güzellikler içinde kayboluyorum, kötülerini düşünmeden.

Bana yeni bir ben lazım, saplanıp kaldığım her duygudan beni kurtaracak bir ben. Türkiye’deyken yaptığım bir fiil eğer cevap bulsaydı o zaman o yeni ben, şimdi faklı şeyler yazacaktı, olmadı. Şimdi aynı şeyleri farklı biçimde yazmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Çünkü hatıraların tadı hep daha ağır basıyor.

Dediğiniz gibi bir kızla beraber olurkenki kadar zevkli bir şey bulamamak değil aslında (benim için). Benim hayatımda “bir kızla beraber olmaktan” çok daha zevkli değerli şeyler zaten var, hamdolsun O’na. Bana göre sorun onun ilk ve tek olması, yaşanan her bir şeyin hayatıma kazınması ve bundan sonra ne yaparsam yapayım İbni Sina’nın dediği gibi bu güzel rüyanın hatırasının geçmeyeceği, elbetteki etkisini yitirecek, bir bilmediğim gelecekte bir o yerleşecek hayatıma ve bütün hayatım yeniden değişecek. İşte o zaman büyük ihtimalle burada yazılanların hepsi bir rüya olacak. Ama o zamana kadar sanıyorum hatıralar tavan arasından bakamayacak.

Çoğu zaman sorun özgüven de değil. Bir çok şey yaptım, bir çok şey gördüm ve bunların çoğu normal insanların tecrübe dediği şeylerdi, benim ise hatırlamak bile istemediğim şeyler. Elimden gelse izlerini silmek için bir çok şey yapardım. Bunlar normal insanların özgüvenini yeterince sarsacak kadar büyük şeyler ve ben de normal bir insanım. Bütün bunlara rağmen nedenini bilmediğim bir şekilde özgüven hasarlı da olsa duruyor, durması gerektiği yerde.

Sanırım bazı şeyler “kader”, yaşanması gereken şeyler vardı, yaşanması gereken zamanda ve ben boynumu eğdim o yaşanılanlara, savaşacak gücü kaybettim, yanlış zamanda. Bu güç bazen maddi oldu, bazen manevi, ama her iki türü de yanlış zamandı. Aslında yanlış diye de bir şey yoktu, yalnızca bugün burada bunları yazmak zorunda olduğum gibi o gün de onları kaybetmem gerekti.

Hala bir toparlanma aşamasında olduğumu düşünürsek, yeni bir insan çıkacaktır karşıma, yeni bir hayat başlayacaktır, tasavvufa yöneleceğimdir, değişeceğimdir, farklı olacaktır herşey, gördüğüm rüyalar azalacaktır, yaptığım yorumlar, yazdığım yazılar bırakacaktır beni benim bile olmak istemediğim bir hatıranın tam ortasında…

Rüyaydı, geçti…


Yine sen vardın olmaman gereken yerlerde. Her bitti dediğimde bir başka şekilde çıkıyorsun karşıma ve her seferinde daha bir karıştırıyorsun aklımı, kalbimi, hayatımı. Gerçeğinden kendisini kıskandırarak bakıyorsun bulaştığın her rüyada ve ben daha da özlüyorum hiç yapmamam gerektiği gibi, senin hiç gelmemen gibi hani.

Sadece hatırlamak istediğim yerleri kaldı şimdi, uzun olduğu kadar çabuk biten bir gecenin ve sonrasında yakamı bir türlü bırakmayan bir alacakaranlık ertesinde. Yatağımda öylece uzandım, kalbimin bütün ağırlığı kalbime vururken ve bırakırken bütün benliğimi bir yastığın üstüne usulca, düşündüm düşlediğim her bir şeyi tekrardan. Çıkamadım içinden yine kaybolduğum derin karanlıkların. Çünkü göremiyorum artık, senin söndürdüğün o ışığı; bulamıyorum işte, senin kaybettiğin o mutluluğu.

Mutluydun kaçarken benden, bana dönerken bir de. Her çıkışın bir inişi olduğu gibi ağlıyordun yine, karışırken gülüşün bir gülün rengine. Anlamlandıramadım yanımdaki mutluluğunu, bunca yılın sonunda bıraktığın geçmiş hayatının bir izi bile yoktu gözlerinde, tutarken elimi bir deniz kenarında. Sen konuşmadıkça daha da bir anlamlandı bu rüya, gülen yüzün, gülen gözün gibi. İnşaAllah kalbin de o kadar mutludur, bilmediğim, görmediğim ellerde.

Ne olduğunu anlamadan gidiyorsun ya bir de, işte en çok o koyuyor adama…

Geçmişin yoksunluğu kaldı şimdi

İşte şimdi, burada, tam da yüreğimin ortasında…

Anıları canlandırıyorum bir filmin gölgesinde. Oyuncuların gözlerinde gördüklerim, benim hayatımın unutmak istediğim bir bölümünde baktığım gözlerdeki ile aynı şimdi. Söylenenler, yaşananlar, yapılanlar, olanlar ve olacaklar; hepsi bu filmin senaryosunda saklı. Seyrederken aktı içimde birikenler.

İç parçalayan çığlıklar yoktu benim senaryomda; bakışlardı yürekleri yaktığı yerde bırakan ve sözler vardı o bakışlara gizlenen. Zaman vardı anıldığında önüne “geçmiş” ibaresi konması gereken; şimdi geçmişliğinin yoksunluğu hatıra. Çoğu zaman anıların bir yerlerinde”kötü” sıfatına yapışık dolaşacak zamanlar dolandı ayaklarımda. Vazgeçmek zorunda kaldığım her bir şey oradaydı, zaman vardı, mekan vardı ve en önemlisi insanlar vardı hayatlarından geçtiğim ama benim hayatımda kalan.

Hani bir yerlerden sıkışır kalırya insanın hayalleri, işte öyle bir yokluk  bu çaresizlik. Hayatın parmaklarının arasından akıp gidişine şahit oluyorsun ama bir şey yapamıyorsun, dokunamıyorsun sevdiklerine mesela ya da paylaşamıyorsun en dolgun anında hislerini. Bir adada mahsur kalan bir kazazede oluyorsun sonra, şişeler içinde onlarca kağıt parçası, gideceği yeri bilmeden bakıyor sana, ayırırken her bir dakikayı geçen zamandan.

Sonra yoruluyor insan, bir akşam üstü üzerine çöküyor bütün karanlıklar, özlediği aydınlıkları anarken bir sigara dumanı altında. Kırılacaklarını bile bile yeni hayaller boyuyor bu beyaz hayatın üzerine. Yine de vazgeçemiyor işte, bırakamıyor hep boynuna asılı özlemleri. Cümlelerin devrikliğine aldırmadan devam ediyor peşinden koştuğu hayalleri, her ne kadar tutmayacaklarını bilse de onarmaya çalışıyor hayattan kopardığı yamalarla ve daha bir farklılaşıyor zamanın gölgesinde.

Deniz kenarina baglanmadan birakilmis bir kayik gibiyim simdi, bir acikli klarnet esliginde salinip duruyorum, sahipsiz, limansiz. Yamalı hayallerimin tutsağı olmuşum, bir kürek mesafesi gidemiyorum artık…

Düş-ün

Esir alınmıştılar, yıllar önce çekip gittikleri topraklara dönmeye çalışırken yakalanmıştılar bu hayatın en acımasızlarına. Kırıklıkları dökülmüşlükleri bir yana işkenceden kalan bir yılgınlıktı üzerlerine yapışan, zamandan gayrı. Bir isyan sonrası kaçmayı planladıkları tutsaklıklarından bir türlü kurtulamıyorlardı. Bir ordu vardı peşlerinde, bir de yağmur, izlerini silen.

Mekan, zaman ya da insan tanımadan sıkışırıyordu bir şeyler, kayboldukları yerler, vazgeçtikleri zamanlar ya da unuttukları insanlar bile küskündü onlara. Ellerinde kelepçe, sırtlarına vura vura götürülürken bile duyulan bir ses vardı usulca, bir isim. Hücrenin parmaklıklarından her yolladıklarında güneşi bir dağın ardına, bir başka zaman başlardı yalnızlıklarında. Boyanırdı duvarlar kimsesizlikle ve daha bir acıtırdı içlerini onun yokluğunun ateşi. Kendisini daha çok hissettirirdi karanlık, dertlerini bir lamba gibi odanın ortasına astığında. Her gün doğumunu bir yığın, bir yoğun his ile karşılamak ve unutmak ne olmak gerektiğini mesela.

Gündüzlerin anlamsızlaştığı ve hizmet ettiği dünyanın karardığı bir zaman parçasını yaşamak onlara göre değildi. Her ne kadar gece kesilsede ipleri, ki o iplerdi bağlayan onları bu dünyaya, onlar gecenin hüznüyle mutluydular; gün ışığının ortaya çıkmasından korktukları gerçekleri saklandığı yerden görmemesi gerekenlerin önüne sermesinden korkarken. Kendi içinde bir başka çelişkiydi bu tutsaklık. Bir tarafta kaçamamak, diğerinde ise bir şeylerin yokluğuna alışmak. Ve onlar bir gardiyana ihtiyaç duymadan tutuldular bir kalbin ve bir hissin kaçamadığı her bucaktan görünen deniz mavisine…

Tutsağım bu yokluğa, zincirin bir ucu sen, bir ucu ölüm…

Sayfa 1 / 11