Monthly Archive for Ocak, 2007

Hüzün…

Serkan Cagri – Yalnizligin Sesi

Serkan Çağrı – Yalnızlığın Sesi

Dinlemek istiyorum şimdi, bir klarnet sesi, bana bütün hayatın yalnızlığını anlatabilen. Bir tarafımı doldururken diğerini boşaltmaya kadir bir deniz kenarında ve yüzüme çarparken ılık bir kış rüzgarı. Dinlemek istiyorum şimdi yeniden, daha önce söyleyemediğim bütün şarkıları, ellerim cebimde yazı bitiren bir kıtanın sahilinde, daldırırken gözlerimi güneşin batısına. Dinle-n-mek istiyorum, yoruldukça durduğum bir sahil kasabasında, hayatımı tekrardan sorgulamak bir de…

Bugüne kadar ezgisine kapıldığım her kavalın bana kazandırdığı herşeyi notalarına dökeceğim hayatın ve ben bir “sen” yokken öleceğim, sahilimin kenarında. Ardımda isimler bırakacağım, gidemediğim ülkeler, mutlu edemediğim insanlar ve sevemediğim hayvanlar olacak içlerinde. Bir sözlük gerekmeyecek anlayabilmek için, farklı dilde yazdığım her hangi bir yazı için. Sen bile anlayacaksın hangi kelimede saklı adın, ben bile anlayacağım neden yazmalı adın.

Şimdi dinliyorum, vakitsizce söylediğim her şarkıyı, yankılanırken bir sahilin dağlarında, zifirin ortasında çıkarken ya da bir yayla yoluna. Bulacağım en yüksek tepede sayacağım yıldızlarını, bir fotoğrafını da kıyısında yürürken gördüğüm bir denizden hatıra. Ve ben şimdi dinleyeceğim bütün şarkılarını, kimsenin kimseye söyleyemediği ama herkesin bir kez bile olsa dinlediği, o iç acıtan hüzünlü şarkıları, hüznün şarkılarını hani…

Özür

Bu dağlar sizin olsun, çünkü ben nasıl başlayacağımı bilmediğim bir hayatın nasıl bittiğini bile anlamadığım bir zaman dilimini yaşıyorum, arkamda bıraktığım herşey için dökerken gözyaşımı. Henüz tadını alamadan, kendim için bir şey yapamadan gidiyorum uzak memleketlere, önceden olduğu gibi, şimdi olduğu gibi. Kulağımda ağır bir ezgi, gözlerim yaşlı, kalbim yaralı bırakıyorum bir daha bırakmayacağım herşeyi. İçimden zerre kadar gelmezken yollara düşmek, bir hayata bağlı diğer bütün hayatlar için, kurulan bütün hayaller ve çekilen bütün cefalar için bir çentik daha atıyorum, silmem gereken bütün özlemlere.

Ve şimdi bırakıyorum, bırakılmaması gereken her birşeyi. Yıllar önce hissettiklerimden çok daha farklı duygularla gidiyorum, yeni bir adım atmaya. Bunca yıl beklemiş olan ya da bekleyecek olanlardan diliyorum, yokluğumun özrünü…

Yaa…

Varlık ve yokluk çıkıyor insanların ağzından, kalbindekilere inat yaşıyorlar, bir yerlerde kalmış yarım bir aşk ve bir daha bulunamayacak zamanların hasretinde…

Yaşayan her varlık bir yerlerine sığınıyor hayatın ve zamanın, saklarken kendilerini bir bedene. Kendi varlıklarından habersiz geçiyor ömürleri ve bir yokluk sahnesinde alkışlıyorlar bu hayatı. Her ne kadar isteseler de, zorundan kaçmaktalar bir güzelliğin ki kimse anlatmamış sanki bunlara “zahmetsiz rahmet olmaz” sözünün ne demek olduğunu. Bir şeyler kopup gidiyor, bizim ince bir ip ile bağlandığımız hayatın kısalığında, kendi hayatlarından. Ve farkedemeyecek kadar da köreliyor kalpleri, bir beynin peşine takılırken görüntüleri.

Yarın olmayacak şimdiden ve her şey vakti geldiğinde güzelleşecek, bir orman ıslaklığında…

Değişik

Başka türlü bir şey benim istediğim
Ne ağaca benzer, ne de buluta.

Burası gibi değil gideceğim memleket
Denizi ayrı deniz,
Havası ayrı hava…

Bir başka yolculuk dalından düşmek yere
Yaşadığından uzun
Bir tatlı yolculuk dalından inmek yere
Ağacın yüksekliğince
Dalın yüksekliğince rüzgarda ve bir yeni ömür
Vardığın çimen yeşilliğince

Nerde gördüklerim?
Nerde o beklediğim
Rengi başka
Tadı başka…

Can Yücel

Türkiyedeki evimdeki son 11 günümün şerefine, Yeni Türkü söylesin…

Mimim :)

Mimlenmişiz… “Saolsun” İnsan yapmış bu iyiliği :) Bu iş, bu sitede “hakkında” sayfasını doldurmaktan daha zor aslında. İnsan, soruları en azından kendimiz seçtiğimiz için mutlu olduğunu söylemiş ama sanırım benim için bunun tam tersi geçerli. Ben daha ziyade, soruldukça anlatan birisi olduğum için bu iş zorlayacak ama şikayetçi olma lüksümüz bulunmadığından başlayalım yazmaya. Bu arada galiba sitedeki en kişisel şey bu olacak, kopya çekerek başlayalım…

Niye yazıyorum?

Sanırım bu soruyu burayı okuyan bir çok kişi soruyordur, tıpkı benim kendime sorduğum gibi. Yazmak aslında çok uzak bir olguydu benim için, ki tarihi çooook eskiye dayanmıyor. Son 5 yıldır yazmak için zaman ayırıyorum, daha doğrusu içime yazma isteği doğuyor ve düşünemiyorum ne yazmam gerektiğini, yalnızca bir kelime, bir tını ya da bir söz yetiyor içimde bir yazma arzusu doğurmaya. Sonra ver elini Telvin. Önceden de yazardım ama o zamanlar çok çok bunalmış olmam gerekiyordu, şimdi şart değil :)

Yazmak rahatlatıyor genelde, biraz yalnızlığın verdiği -ki fiziksel yalnızlıktan bahsediyorum, manen çok şükür yalnız bırakılmadım- hüzünden, ya da yaşanılan onca şeyden dolayı, içimi dökme alanım. Ben olabildiğim, maskelerden arındığım, istediğimi içimden geldiği gibi anlatabildiğim ve çoğu zaman ama beceriksizlikten ama yoğunluktan anlatamadığım bir şey bu yazmak.

Ne isterim?

Bu konuda hazırdan cevap hakkımı kullanarak “huzur” derim. Sağlık sıhhat de çok önemli ama huzur bir başka şey. Kafama herhangi bir şeyi takmadan, ki çevremdeki insanları fazlaca düşünürüm, her ne kadar benimle alakalı bir şey olmasa da. Huzur getiriyor insana, hayatında istediği bir çok şeyi. Bu yolda uğradığın duraklarında önemi çok tabiki, yani huzuru sana veren ve getiren varlıklar.

Vazgeçilmezi?

Dünyevi olarak “dostlarım”dır vazgeçilmez olan, ailemden sonra ki artık birbirlerinden farkları kalmamış. Kardeşim diyebileceğim insanlarla sarılı bu kalbim, bir boşluk bulup rüzgar dalmaya çalıştıkça içeri, onlar kapatıyorlar açıkta kalan her yeri. Bana göre hayatın en büyük anlamlarından birisidir bu kavram ve bu kelimeye yüklenen anlamı kaldırabilecek insan(lar) gerek durusunda bir suyun. Vazgeçirmesin Rabbim, isimlerini saymadığım ve burada büyük ihtimalle saymayacağım o güzel insanları, bir zor hayatın geleceğinde.

En çok mutlu olduğu an?

Çok büyük ihtimalle birisine yardımcı olabildiğim andır ki bunun tersi de tersi için geçerlidir (yani eğer sevdiğim insanlardan birisine ulaşamıyorsam ya da ulaştırmıyorsa beni kendine, içim içimi yer). Garip bir mutluluk bu, tarifi pek mümkün değil, onun için açıklamaya çalışmanın anlamsızlığı ile boğuşuyorum. Gerçekten ihtiyacı olan birisine, elimden geldiğince, düşünmeden sonramı, karşılıksız. Ki yediğim “kazıkların” uyarısıydı, “kötülüğe dayanabileceğin kadar iyilik yap” sözü :) Olsun…

Beğendiği bir yeri?

Bu da büyük ihtimalle elleri olurdu. Çok bakımlı olduklarından falan değil, sakın yanlış anlaşılmasın ama ellerimi severim. Benim karşımdaki insanda ilk baktığım yerdir eller. Hani bazı insanın yüzüne vururya kişiliği, benim için eller de öyle birşey. Tarifi zor bir şey, ki şimdi siz neyin tarifi kolay da dersiniz :)

Ha bir de, ben neden kısa yazamıyorum diye düşünürüm sık sık :) Kusura bakmayın biraz uzun oldu bu da. İnşallah bir daha ki sefere…

Mimlendiğimiz için İnsan‘a teşekkür ederim. Usûl icabı iki isim yazmak gerek şimdi değil mi? O zaman eğer bana kızmazlarsa Mihman ve şu an kapalı olan, Telvin’in isim sahibesi Divan  yazsın bundan sonra bu sitenin burasında (Divan, eğer okuyorsan, ve yazmak istersen, buralarda bir inşaat alanı ayarlarım ben sana ;) ) Yazma zorunluluğu yok nasıl olsa değil mi? :)

O

Bugün “O”ndan bahsetmek istiyorum, hemen hemen herkesin hayatının bir yerinde olan, ve de olacak olan “O”ndan, insan olandan…

O işte, orada duran, hiç bir zaman yanımızda olmayan ve bizim her sokağa çıkışımızda ‘acaba’ dediğimiz o. Hayallerimizi paylaştığımız bir “O” var pencemizden bize bakan, boyu tarif ettiğimiz gibi, kilosu istediğimiz, kalbi kocaman, tam hayal ettiğimiz gibi birisi O. Bizim düşümüzün içinden gelen, kendi kendimize kurduğumuz ve hayatımızda karşımıza çıkan herkeste aradığımız bir o düşler bazı insanlar. Hayallerdeki insan…

Ömür O’nu beklemekle geçer, bir gece vakti aynı noktaya gözlerimizi diktiğimiz ve belki de yollarında bir şehrin, yanımızdan geçip giden O. Hayatın dönüm noktası olacak karşılaşmanın diğer yarısı, bir zaman çıkar gelir diye bekler gideriz bu hayatın bir ucundan diğerine ve ne hikmetse bazen bulamaz bizi O, hayalimizle uyuşmazlığından muzdarip olur bir başka rüya…

Oysa bir de “O” vardır hayatın bir başka yerinde gizli. O’nun beklenmişliğinden ve bizi bulamamışlığından farklı olarak ikinci O bulmuştur bizi, hayatın garip tevafukları sayesinde ve tadını çıkartmaya hazır bir hayalin sahibi olarak asılır boynumuza. Bu hayal edilebilir birşey değildir oysa, habersizliğinden değil, bundan sonrasından sorumlu tutulacak bir hayal olmasındandır ikinciyi O yapan. Tevafukların her iki taraf için de aşikar olduğu ama bunun anlaşılabilmesi için biraz daha zaman gerektiği anlatılmalı şimdi birilerinin kalbine, beklenenden ziyade bulunan bir O vardır şimdi hayatın bir yerlerinde ve insan farklı bakar bundan sonra bakması gereken her bir şeye, O’nun hatırına binaen.

Beklentiler yerine olanları vardır O’nun ve O’nunla her bir şey paylaşmaya açıktır, sonuna kadar. Yeter ki paylaşmaktan anlayan bir O istesin, O’nun vermek istediklerini…

Zaman geçiyor…

Kimse ile dön(m)üyorum kimsesizliğe

Onu bile paylaşırken

Deniz aşırı mekanlarda…

Zaman daralıyor

Birşeylerin varlığında

Yokluğunu hissettirirken bana

Zaman geçiyor

Bir dalga boyunda…

Karışık işte

Yine gece yazma vaktini gösteriyor, karanlık bir Ankara köşesinde, hayalleri bir sıraya dizmişken. Düzgün Türkçe eksik kaldı şimdi klavyemde ve ben ısrarla yazıyorum okuyanını bilmediğim bir mekanda, bütün düşüncelerden arınmış…

Düşünmek istemiyorum artık, aklımın bir köşesinde asılı duran her bir şeyi bir kenara koyup artık yüreğimi dinlemek istiyorum, yalnızca yüreğimi. Bu güne kadar karıştıkları her yeri darmadağın eden her bir şeyi uzak tutmak istiyorum bu yazından ve bekliyorum sadece içerden gelen sesi. Ki korkutuyor beni duymak istediğim ses. Bir psikolojik savaş bu, coğrafi konumları aşağı-yukarı diye ayırdığım bir gecede.

Yazmak istediğim o kadar çok şey, söylemeye çalıştığım bu kadar doğru daha çok karıştırıyor beni, gecenin ortasında kalmış bir yokluğun çaldığı kapımda ve ben açamıyorum zorlanan o kapıları. Zorlayan ben, zorlanan ben…

İşin doğasına aykırı aslında. Her iki tarafta birden bulunmak, bunca zaman yetemediğim her bir şey gibi, bu da beni ikilemler içinde bırakmak için var zorluklar içinde geçen bir hayatta, bütün güzellikleri de peşinden sürüklerken. Dinlemek istediğim bu kadar şarkı varken ve bir şarkı bile olmamışken yazıyorum şimdi, sesimi duyurmak istediğim bir “fotoğrafa”, resimlerin şarkı söylemediğini bile bile…

Seç

Beklentilerin üzerine çıkıyorsun hep ve benim beklediklerim eziliyor bir hayatın kimsesizliğinde. İnsan hayal bile kurmaya korkuyor, bir şeylerin olurluğuna kanıp ve insanlığından çekiniyor, hissetmemesi gereğinden hani. Ama engel olamıyor düşünmeye ve hissediyor işte, senin de bir insan olduğunu ve hayal kurabildiğini, vakti geldiğinde bu hayale inanırlığını ve o inanmışlığın bir şeyler için başlangıç olabilirliğine. Belki yanlış zaman, belki yanlış mekan ama kesinlikle doğru insan dedirtiyor, hayat boyu yapmak zorunda kaldığımız tercihler.

Seçiyor insan, sıyırırken arasından bunca farklılığın ve inanıyor doğruluğuna yaptığı tercihlerin. Acıyor bir taraf, acıtmaktan korktuğu bir başka taraf için ve hiç de kolay olmayan seçimlerin arefesinde veriyor kararları, hayata ait sorguların kucağında. Yaşanmışlıklar, yaşanmakta olanlar ve hayalini kurdukları ağır basıyor, bir gözünü açarken ve bir diğerini kapatırken canlı bir hayatın arzularına.

İnsan, garip varlık işte. Varlığından ayrı, yokluğunda başka. Dinlediklerine gömüyor bulutlardan alabildiği bütün gözyaşını, göremediği her bir şey gözünün önünden ayrı ayrı geçerken…

Hayat sadece 1…

Sınavdır… Bir sınavdır bu vakit, kimi zaman bir şeylerin yapılmışlığına bakan, kimi zaman yapılmamışlığına, bazen niyetleriyle, bazen sözleriyle ama özünde “doğru ve yanlış”lar arasında not aldığımız bir sınav…

Bütün gücümüzü bencilce kendimiz için harcadığımız bir sınav bekliyor insanları, kendimiz olmayan her bir insan için harcanan emekten akan mutluluğu topladığımız bir kalp için yapılan bir sınav ve bu sürede yanına alınması yasak olan maddelerin bolca kullanıldığı bir sınav. Bir akıl meselâ, bir silgi, biraz zaman ve insan…

Bu sınav, bir sınav ve tek sınav, kulluğun ve insanlığın getirdiği gerekleri verilen sürede mümkün olduğu kadar çok “doğru” ile tamamlayıp sonucu Yaradan’ın ve O’nun yarattıklarına bıraktığımız bir zaman. Her zaman çalışamadığımız ama çoğunun doğru cevabını bildiğimiz konular var bir yerlerinde, Hoca ara ara kaldırıp soruyor işte, alfabetik sıraya uymadan, rastgele. Ve biz her seferinde acaba doğru mu diye düşünerek cevaplıyoruz bize verilen “ikiden seçmeli” soruları. Bilmiyoruz ki öyle ya da böyle, müfredata sadık kaldıkça, cevaplarımız bizim öğrendiklerimizden ziyade kalbimizden geçenler oluyor hep ve o kalpten geçenler hep yazılı oluyor sınav sahibinin defterinde. Biliyor O, hangi soruya ne cevap geldiğini, gelmesi gerektiğini, gelemeyişini ve geleceğini…
Sorular hep bir gelecek bir geçmiş içeriyor nedense! Seçimlerin ucu hep O’nun istediği gibi oluyor, biz her ne kadar bilsek de doğruyu, söylesek de ve göz göre göre sınıfta kalsak da doğru cevabı veriyoruz ama kalıyoruz bir doğru cevap yüzünden ve anlıyoruz vaktin gelmemişliğini bir şeyleri sorgularken. Sonra sonra anlıyoruz sorgulamadan yaşamanın “doğruluğunu” ve daha bir gayretle hazırlanıyoruz tekrar kalacağımız bir sınava.

Hayat bir sınavdır ve sınavın sonucu şimdiden bellidir. Aslolan doğruların gizlendiği yer olan kalbimizden geldiği gibi yaşamak ve beynimizdeki doğruları çok sorgulamadan vermek cevaplarımızı, soruyu soran bilirken hangi cevabın geleceğini ve etrafımızdaki her bir şey “doğru” için elbirliği yapmışken, bizim yaptığımız tercihler çoğu zaman yalnızca bir prosedür…

Kader

Koyan O, bu hisleri kendisinin ortasında durduğu bir kalbin kenarlarına. Her ne kadar hakkını veremesem de, O’ndandır her bir şey, bütün korkular, bütün mutluluklar, yaşanılası aşklar, içinden geçen sevgiler ya da nefretler, bir ucu yanık mektup yazdıracak hasretler, özlemler, acılar, hepsi O’ndan.

Bu kalbe her bir noktayı koyan Yaradan, senden gelir herşey, bilemeden, sabredemeden, göremeden baktığımız yaşanılanlar. Bir insanı sevmek desen, sen koymadan kalbimize adını na-mümkün; ya da silmek bir başkasını yaşadığı köşeden acılarıyla. Senden, bu geçmişin hatıraları ve senden geleceğinkiler.

Suçlamamak lazım kimseyi, kaderde yazılanlardan dolayı, hiç kimse istemiyor acı çekmeyi ya da karışmayı bir gece vakti, bakarken bir resme ya da düşünürken geleceği. İçilecek su gibi hayat; nereye akacağını, nerede duracağını bilmek anlamak mümkün değil, O istemedikten sonra. Yazdıklarına itiraz etmek haddimiz değil, hayırlısıyla inşallah…

Bir başka …

Babam Ve Oglum – We Will Meet Again

Babam ve Oğlum – We Will Meet Again.mp3

Aslında adetim değil ya içimden yazmak geliyor, bir daha geri dönmeyeceğim belki de dönemeyeceğim zamanların akıp gidişini seyrederken. İnsan en iyi böyle zamanlarda farkedebiliyor ne kadar olduğunu ve ne kadar olmuşluğunu, bir yılbaşına, doğumgününe, bayramlara, Ramazan’a ya da eski bir dostu görünce anlıyor hayatından nelerin kopup gittiğini.

Bir bayram günüydü Ankara’da, sokaklarında eski tatları aradığım, eski zamanların kapımı çalmasını beklediğim ve bir hayatın özlenebilecek anlarının bir bilgisayar ekranına sığmadığı farkettiğim bir bayram günü. Sevdikleriyle, eskiden sevdikleriyle, olmak istedikleriyle tadına varılası bir bayram günü, Ankara’nın bayram ıssızlığında yaşayan sokaklarında geçip giden. Hissedemediğim on bayramın acısını çıkartmam için lütfolunan bir bayram. Yaşamak istediklerimi bir kez daha anlatan bana, birlikte olmak istediğim anlarda isimleri yazan bir bayram, akabinde unutmaya çalıştığım zamanın bir parçası olan yeni bir yılı gölgede bırakan bir bayram var kapımda.

Son üç dakika kalmışken bir şeylerin daha gitmesine hayattan, üç dakika kalmışken hoşgeldinlere ve üç dakika kalmışken O’nun içime işleyeceği bir zaman arasına, daha bir başka oluyor şimdi burada bunları yazmak. Ve doyurmak kendini bir nergis kokusu ile, yağmurlar altında bir dağ kulübesinin arka bahçesinde. Isıtırken içini bir küçük aşk, büyütürken içindeki seni ve ‘daha’ derken hayata, daha bir anlam kazanıyor etrafında bir şeyler olsun diye uyum içinde çalışan her bir şey, kutsal bir emre itaat için…

Sayfa 1 / 11