Yazmak; hem çok eski, bir hayatın başına dayanır; hem de çok yeni bir şey, her hissedilenin bir anlatım şekli olması gerektiğine inandığımdan. Bazen yazmak oluyor bir duyguyu anlatan bazen bir bakış, kendinden korkak, bazen de bir dokunuş olur, ürkekliğini saklayan. Ama her zaman böyle olmuyor, bazen insanın göğüs kafesinde sol tarafında taşıdığı şeyi deşebiliyor farklı duygular ve bir ihtiyacın acısını hissettirebiliyor yazılası duygular.
Düşüncelerin yazılabilirliğini ise yazarlara bıraktım ben. Bir anlatım bozukluğunun tadını çıkartıyorum, şimdi anlatılabilir olan her bir duygum için, yazamadıklarımı gözlerim anlatsın. Ve ben şimdi yazıyorum, tadını alabildiğim her bir şeyi, ille de bu sayfadan olmasa da okunacağından emin. Bazen olmuyor, çıkmıyor anlatmak istediğim ve deviriyorum bütün cümleleri ve öyle boyuyorum kağıdımın beyazını.
Anlamak isteyen zaten uğraşmıyor devriği ile ya da düzensizliği ile ki aslolan odur bana göre. Görmek isteyen ya da duymak belki de hissetmek. Hepsi saklı bir yerlerinde hayatın bütün çıplaklığıyla. Verilmesi gereken, söylenmesi gereken her bir şeyi “bir” başkasının bedeninin her hangi bir yerine yazarken, alamadıkları için suçlanmak ayrı bir acı. Ama inadım inat, anlatacağım, yazacağım ve öyle bakacağım, anlaması gereken anlayana kadar. Ya da anlamak istemediğini bana anlatana kadar…
Bazen söylediklerimiz aslında anlatmak istediklerimizin çok küçük bir kısmı olabiliyor. Elden ne gelir? Rabbim duyması gerekenlerin ferasetini açsın..
Selamlar,
Amin, inşallah. Gönülden geçenleri en iyi bilen O değil mi zaten…
AS