Monthly Archive for Temmuz, 2006

Zaman alır, vermeden…

Ne kadar çok şey kaçırdım şu hayatta, zamanın akışına bıraktığım bunca şey, bir daha geri gelmeyecek zaman parçaları ve bir daha yaşayamayacağım sevdiğim zamanlar…

Kaderimi elime verseydiler bırakırmıydım bunca şeyi bir bilinmezliğin ortasına ya da salarmıydım kendimi kimsesizliğin tam göbeğine bunca güzel insana rağmen. Bir şeylerin kararını ben orada yokken verdiler, benim hapis hayatımdan çalmak içindi bütün hazırlıklar ve ben çocuk aklımla evet demiştim bütün yokluğuna bunca varlığın.

Gözlerim kurşun gibi
Ağır ağır kapandı bu gece
Elveda…

Barış Manço

Hiç incelmeden, şöyle kabaca bir düşündüğümde bile o kadar çok şey varki hayatımda bir daha yaşayamayacağım, bundan sonraki bütün hayatımı bir araya getirsem bile yanına yaklaşamayacağım mutluluklar asılı duruyor tam ucunda yalnız geçen zamanın. Götürdüler işte sormadan, gözümün içine bakmadan ki belki de ondan korktular, tam göz bebeklerimin ortasında duruyordu korkularım, bütün gücüyle bağırıyordular uzaktan tepkisiz seyredenlere.

Neler gitti hayatımdan, beni beklemeyen bir zaman yüzünden; dört evlilik kaçtı mesela bir daha asla göremeyeceğim, bir boşanma vardı sıkıntılarıyla boğuşanlara elimi uzatamadığım ve bir cenaze, acısını taa içimde hissettiğim, hala inanmak istemediğim bir gidiş. Başka bir düğün daha vardı içinde olmam gereken ve bunları yaşanılanları yaşamasaydım belki de tam ortasında oynayacağım, en şık kıyafetlerimle. Ve bir cenaze daha hayatımın güzel yıllarından armağan güzel bir insan için mezarına toprak atmam gereken. İrili ufaklı bir çok şey geçti benim yokluğumda, benim hayatımdan. Ve ben hepsini bir seyirci gibi bir kenarından seyrettim, alkışlarım bile duyulmadan.

Bütün bunların yanında zaman var kaçan, sevdiğim insanların en güzel anları var kaybettiğim. Mesela büyükler var hayatımda çok sevdiğim, artık yaşlanmakta olan ve bu yaşanılan yılları bir daha yaşayamayacak olan hayatın anlamları var bir ucunda hayatın. Bundan sonra ne kadar daha yaşayacakları belli olmayan “herşeylerim” var mesela. Hislerimi anlatamama engel bir zaman var tam boğazımın şurasında duran ve nefes alıp vermemi zorlaştıran. Anlatmak istedğim ama bir türlü dilimin dönmediği şeyler…

Kaybettiklerim dışında kazandıklarımda var elbet. Yeryüzünde sevgiye dair bütün korkular mesela. Bütün cümlelerin başına “Ya … ise ” ekleten ve bir ihtimaller denizinde boğulmama sebep olan korkular. Gece uyurken çalan telefonun hayatımın önemli bir kısmını hiç acımadan götürebilmesine sebep olan korkular. Şüpheler var sonra, aklımın bir yarısını meşgul eden, sırf ben burada üzülmeyeyim diye yalanın hasını söyleyebilecek insanlar yüzünden sahip olduğum şüpheler ki onlar tamamen ayrı bir zaman dilimi çaldılar hayatımdan. Bir de çaresizlik var koynumda, elimi uzatamadığım insanlar var, yüreklerine en zor anlarında dokunamadığım ve bundan sonra görüp görebileceğim hiç bir güzel günün tamir edemeyeceği anılar bırakan çaresizlik.

Uzun lafın kısası dostlar, zaman geçiyor, bir daha geri dönmemecesine. Hala vaktimiz varken yaşamalıyız bütün güzelliklerini hayatın, hatta acısını bile. Sevdiklerimizle ve sevenlerimizle ki hayatın anlamıdır bu, bütün insanlığın arayıp bulamadığı. Duaların içine sakladığım bütün beklentilerimi yolluyorum şimdi hakeden herkese. Haketmeyenler hakettikleri yerden bakacaklar, bir kış günü döndüğümde vatanıma ve ağlayacaklar benim gibi, kaçan bir zamana…

Hayattın

Gecenin her yürüyüşünde bir güneş damlasına
Adın durur dilimde, anlamında bir hayat gizli
Ve bütün vakitlerimi södürdüğüm küllükte,
Bırakılmış bir zaman var şimdi
Geçmişliğinden pişman
Sabır var, kollarımdan sarkan,
Sırtımda taşıdığım, ağırlığından ezildiğim
Zaman geçiyor artık ve
Bütün yaşanılmamışların tek tek asıldığı bir hayat duruyor önümde
Sen,
Belli belirsiz karşımdasın yine
Gecenin sabaha bakan yüzünde
Şimdi hatırlıyorum doğduğum günü
İlk kelimem idi adın
Ölüyorum şimdi, son olacak belki de…

Regaib Kandili

Kandiliniz mübarek olsun, inşallah bunu sefer hakkını verebiliriz.

Başka bir şehir, başka bir gece…

Bencillik işte…

Bazen insan sevdiğini, kendi sevgisinden çok sever ki bundandır hayatının fedakarlığını onu korumak için yapması. Bazen dibine kadar battığın pislikten bir şey sıçramasın diye yok sayarsın sevgini, bakarken gözlerinin içine ya da bırakırken ellerini yerçekiminin özgürlüğüne. Fedakarlıktır bu vaktinde anlatılamayan ve anlatılabilse adı fedakarlık olmayacak olan, bırakmayacaktır seni çünkü ve belli ki bir gün dokunacaktır bir ucu düştüğün karanlığın.

- Seni seviyorum ve bunun için ayrılmak zorundayız…

Ne kadar acı bir şey olduğunu sanırım kimse anlayamaz, anlayamamanız için dua ederim, yaşamamanız için yaşılmak zorunda kalınanı. O an çocukluğunuzla ve sıkıntılarınızla bir çok şeyden kaçarken buluyorsunuz kendinizi. Bir kaçış daha ağır gelecektir ama mecburidir sizin içinde bulunmadığınız bir zırh geçirmeniz hayatınıza ve sonrasında bir cümlenin getirebildiği koca bir ağırlık, yüreğinizin tam ortasında kendi kendinize konuşursunuz, solgun bir sesle bağırırsınız, çünkü bilirsiniz duyamaz sizi, duymaması lazımdır, ‘yasal acılarıdır’ bu sefer aranızda bütün soğukluğuyla oturan.

Yine bir filmde karşıma çıktı, hayatımın en önemli anlarından biri. Hayatımı çokça etkilemiş ve sanırım bundan sonra da etkilemeye devam edecek bir anın birbirini seven iki insan arasındaki tek taraflı repliği. İnsanın garibine gidiyor şimdi, bunu üstünden bunca zaman geçtikten sonra, alakasız bir yerde atıvermek havaya, yere düşeceğini bile bile. Ama filmde duyunca o kötü günlerime döndüm, o an söyleyemediğimi şimdi zamansızca birilerine söylemek istedim, beni tanımayanlara ve belki de hiç tanıyamayacak olanlara, önceden yazdığım gibi “bazen hayatta en çok ihtiyaç duyduklarınız, en az tanıdıklarınızdır” cümlesine saklanmış kimselere.

Hayatımın cümlesinin filmdekinden farkı, sessizce söylenmesiydi, duyulunca büyüsünün bozulacağını bildiğiniz bir sır gibi bunca yıl hayatımın tam orta yerinde kalan, yıllar önce zırhın durduğu yerde yani. Şimdi ne bir kalkanım var kendimi savunabileceğim ne de iki çift lafım birilerine saldırmak için kullanabileceğim. Hepsini bir kenarına bıraktım, yoksun geçen bir hayatın, bekliyorum.

Aslında herkes istediği gibi yaşamalı ve insan sadece sevgi konusunda bencil olmalı, yapılabilecek bütün fedakarlıkları bir kenara atıp doya doya yaşamalı o anı ki sonradan Bülent Ortaçgil’e Sensiz Olmaz’ı söyletmemeli bir gece vakti, uzak bir ülkede, bir hayalin içine sığınarak; koruyamadığı bütün hayallerinden ırak…

Bu sabah yalnız uyandım, sensiz olmaz sensiz olmaz
Tanıdık kokular yok, sensiz olmaz sensiz olmaz…

Yıllar sonra…

Bir orman yangınıydı hayat,
ve sendin uğruna ayak dirediğim…

Aşk kalır…

Salkım saçak bir aşk yaşıyorum. Kimseden habersiz, bazen benden bile…

Önceleri aşkın, sevgiden önce geldiğini, sonra yerini usulca sevgiye bıraktığını sanırdım. Yanılmışım…

Aşk, hep bir köşede sessizce beklerdi ortaya çıkması gereken anı, ve bir saatin tik-taklarında bulurdu, o mutluluk zamanını. Çeker çıkartırdı içimde kalan bütün hüznü bir çırpıda, içimi ısıtırdı ve gözlerimi kapatırdı, kırmızı bir çaput ile, bir dilek ağacından hatıra.

Bütün heyecanlarını bir küçük bakışa sığdırırdı, hayatın tam ortasından beni seyreden; ve tam ortasına koyardı benim hayatımın, bakılası bir çift gözü, hiç acımadan. Güzeldi, anlatılmazdı ve unutulmazdı ama gitti sandığım aşk saklanmıştı bir köşede kölesi olmadan bir sevginin belki de bir armağan olarak kalmak için hayatın içinde gizli.

Sonra seviyorum dedim, aşktan kalan bütün heyecanları bir tutkuya kaptırmadan önce. Ölesiye dedim, dokunmadan, cayır cayır yanarak dedim ve hiç pişman olmadan sevdim. Herşey yaşanması gerektiği gibiydi, kaderimde yazılı ve bir tutam dönüşü yoktu eski heyecanlara. Seviyordum ve ötesi yoktu, kalanların hepsi benimdi, hissettiğim; ve azalan bir şey de yoktu hayatta, olamazdı ta ki tanıyana kadar tutku dedikleri aşk ile sevgi karışımı şeyi. Sadece sana aitti bu, bir sır gibi tarifini başkalarından sakladığım bütün mutlulukların sahibi sana.

Gittikçe dallanıyordu hissettiklerim ve ben her gün yeni bir ben buluyordum o baktığım yeşil gözlerinde. Derinliğini bir türlü ölçemediğim bir duygunun bende bıraktıkları, bir yaşlı meşe ağacının kesildikten sonra yerinde bıraktıklarından daha az değildi. Kökü bende olan, bütün dallarıyla daha da güçlü yapışıyor hayatın yakasına şimdi, istiyor sorgusuz alınanı ve bekliyor bütün sabrıyla bir dağın. Biliyor ki o gün gelecek. Üstünden yıllar geçse de, hayat hiç bir şeyi yerinde bırakmasa da, en çok yıktığını geri getirecek zaman, mutlu olduğu yere. Burada, bütün dallarında hissediyorum seni, bir hayalde sarıldığım o mavi ağacın.

Şimdi bitmişliğine inanılan bir aşk yaşıyorum kimseden habersiz, bazen benden bile. Doya doya bakıyorum bir dilek ağacına, dallarında asılı bir sürü çaputum var adının yazdığı ve şimdi en başa dönüyorum, seni beklediğim yere. Bir masum aşk işte, 10 yıldır içimde duran, salkım saçak…

Bilmem

Masal gibisin yine,
Bir varsın, bir yoksun…

Sabahları çalar saatin hemen yanında duruyorsun
Uyandığımda ayrılık binmesin diye gözkapaklarıma
Akşama kadar benimle,
Bir dağlara çıkıyorsun,
Bir denizlere akıyorsun,
Durgun bir ırmak olup,
Usul usul…

Sonra güneş oluyorsun,
Adın “yoksun” oluyor, karanlıklar şehrinde…

Ve bir başka yıldıza veriyorlar adını,
Bilmediğim bir dilde.
Işıl ışıl parlıyorsun uzaktan,
Bütün yıldızlardan farklı
Her parladığında “gel” diyorsun
Koşmak için niyetlendikçe sana
Sönüyorsun, durdurmak için bizi

Bütün bilmecelerden ırak dokunuyorum sana
Elimin uzayamadığı kadar az
Ve hissedemediğim kadar tarifsiz

Sonra bilindik bir tınıda söylüyorum
Bütün hasretimi,
Bir şarkının içine saklayıp
Usulca bırakıyorum bir sahilden
Senin bir başka kıyısında beklediğin denize
Ardından bakıyorum sonra
Göremedigim kadar eminim beklediğinden
Ve bulamadığım kadar sessizim şimdi

Bir masal gibisin işte,
Bir varmış, bir yok…

mayacaklar…

Neden gelmedin diye sordu kız…

Yeniden ayrılmak zorunda kalmaktan korktum dedi kızın ellerini ellerinin içine hapseden adam, sessizce ve korkarak.

Bir ayrılığın iki yaşamı bu kadar etkileyebileceğini hesaba katmamıştı, döndüğünde bulacağı karamsarlıktan habersizce bırakmıştı hayatının önemli bir kısmını nadasa. Belki daha da büyür diye bir ümitti işte, zaten büyüğüne sahip olduğu bir şey için duyulan, insan olmanın verdiği bütün açgözlülükle.

Çok şey değişmişti ve bundan sonra değişenleri nasıl değiştireceğini bilmiyordu cevabını ararken kalbinden geçen soruların.

Bazen fedakârlıkta bir anneyi aratmayacak kadar hassas olabiliyor insan, sevdiğini korumak için ya da bir şeyleri değiştirebilmek adına, geç kalınmış bütün zamanlar için. Geri dönmenin bir tutku haline gelmesindendir belki dönememesi, bir zamanlar “herşeyim” diyebilecek kadar önemli varlıklar için ve bazen kader bağlar bir zamanlar tek faydası onun ellerine dokunabilmesi olan korkak ellerini.

Beklersin sonra bir yerlerde, bir soluk zamanın içini acıtarak geçmesini, bilmene rağmen acıtacağını bütün yaralarına tuz basar gibi. Bilirsin ama bir şey yapamazsın, dönmek istersin ama dönemezsin ve doymak istediğin elleridir yine hayatın bir yerlerinde, zamanın içinde kaybolan. Her baktığında bir güzel resme, dinlediğinde bir eski şarkıyı içinde “sen” saklı ya da her konuştuğunda eski bir dostla bütün güzelliklerini geçmişin ve özlemini her anlatışında gözlerinle, farkına varırsın yapılan fedakarlığın ve için daha da acır. Halbuki söz bile verememişsindir yapamadıkların için, seni sorumluluk adına bağlayan, hayatını bir hiç için yok ettiğin o anlamsız sorumluluklar.

Neden gelmedin diye sordu kız…

Gel(e)mediğin için sorulmuştu sana bu soru, bir çok şeyin değiştiğinden habersiz gelememiştin ve gelebildiğinde ise üç kişilikti hayat. Belki de içinde soluklanmak için bile bir yer bulamayacağın bir hayat, sadece senin geçmişinde bir güzel hatıra olarak kalacak, bütün yaşanılmışlıkları bir gün bir dağ başında en yakın dostlarınla bile paylaşamayacağın bir sessiz hayat, o kadar dolu yaşanmışlığına inat.

Ve adam korkarak cevapladı, bilemeden ne tepki geleceğini, bir türlü delillendiremediği ama bir zamanlar ölesiye yaşadığı bir aşk için. Tekrar ayrılmak zorunda kalmak, bilmeden ama hissederek ki hayattır yine sana anlatan neler olabileceğini yaşanılan koşullar altında. Ayrılmak zorunda kalmak. Buradaki anahtar kelime “zorunda” ki anlatması en zor olandır her zaman, senin bile inanamadığın bir şeyi, başkasına inandırmanın zorluğudur üstüne bütün ağırlığıyla binen. Ve bunca zaman boyunca hayat sana bir güzel anlatmıştır neyin zor neyin zorunda olduğunu…

Touch of Spice

Uzun zamandır karşılaşamadığım güzellikte bir filmdi, “Touch of Spice”. İnsanların yaşadıkları üzücü şeyler, ölenlerin kalanların kamera arkasında, yaşayan aşkların gözlerimin önüne düştüğü bir baharatlı hikaye işte. Farklıyıdı yine de diğer yapılanlardan, bir gurbetten başka gurbete gidenleri anlatıyordu, geride kalanların gözyaşları arasında.

Filmden çıkartılması gereken bir dolu hikaye vardı bence, herkesin dinlemesini isterdim ama benim anlatmamla olacak gibi değil. Kesinlikle arşivde bulunması gereken bir yapım. En azından zevkime göre olan ender güzelliklerden.

Bir yerlerde bir şeyler yaşanmış ve bu yaşanılanlar iki halkı da derinden yaralamış. İşin ustalığı bu derinliği iki tarafı da kırmadan verebilmekte sanırım. Bazen bir müzik oluyor bu, bazen bir şiir, bir film ve kimi zaman satır aralarına saklanmış üç beş cümle. Genelde sanatın içine bırakıyoruz duygularımızı, konuşunca ettiğimiz kavgalara inat. Sonra bir gece yarısı sessizce dinliyoruz bize anlatılanı ve biliyoruz ki birebir anlatılsa tuz basacaktır yaralarımıza, yıllardır kanayan. Sanat yetişiyor tam bu noktada ve dokunuyor insan yanımıza.

Sanırım insan bir yerlerde mahpus kalınca anlıyor itilmişliğin ne demek olduğunu ve itilmişlerin anlatıldığı bir filmden anlaşılması gerekeni. Bunun gibi bir de “Crash” vardı, kaliteli sayabileceğim filmler arasında. Bu tür filmlerde aradığım güzel oyunculuk değil aslında, hikayenin orjinalliği ve anlatımı beni vuran ya da dokunan bir yerlerime.

Yine vakitsiz bir filmin getirdiği duygularımla kaldım işte. Filmin içinde o vardı, ben vardım, hayallerim vardı ve ince belli cam bir bardakta içtiğim çay, bakarken denizine sevmediğim İstanbul’un…

Maskelerim var, biraz kırmızı biraz taze…

Maskelerimiz var yüzümüzün bir köşesinden sarkan. Büyük, sevimsiz, renkli-renksiz maskeler. Hepimiz takıyoruz, çoğalarak. İhtiyacımız var onlara, saklamamız gereken bütün gerçekleri koca bir yalana çevirmek için, hayatımızı biraz daha zorlaştırmak için ya da görememek için güzelliklerini karşımızdaki insanın. Neden saklıyoruz, neyi saklıyoruz ya da kimden saklıyoruz? Kendimizi ve duygularımızı; düşüncelerimizi demiyorum çünkü o zaman yalan söylüyoruz, bir şeyleri olmadığı gibi göstermekten ziyade. Duygularımızı gizliyoruz, en açık olması gereken zamanda, en dürüst olmamız gereken insandan, bir daha hiç kendimizi bulamamacasına.

Her sabah kalktığımızda güneşe bakıyoruz, sonra seçiyoruz o gün takmamız gerekeni ve hayatta bir şeyleri seçmek zorunda olduğumuz diğer durumlardan çok daha kolay karar veriyoruz hangisini takmak istediğimize. Hemen yatağımızın bir ucunda asılı duranlardan alıyoruz bir tane. Hiç yataktan çıkmadan, zaman kaybetmeden boyuyoruz yüzümüzü biraz hüzne, bazen acıya sanki birilerinin bizi maskesiz yakalamasından duyduğumuz rahatsızlığı azaltabilecekmiş gibi.

Hiç üşenmiyoruz takıp çıkartmaya ve hiç zorluk çekmiyoruz karar verirken rengine, o anki yalnızlığımıza uygun. Bukalemun oluyoruz bir anda, hemen maskenin rengini alıyor o günümüz ve bir yerlerde birilerine hayatı zindan edeceğini bildiğimiz, suratımızda asılı duran bir başka biz oluyoruz eskisinin güzelliğine aldırmadan.

İnsan garip bir varlık işte. Gizlenmeyi ya da yalan söylemeyi çok iyi becerebilen, başkalarının suratındaki “maskenin” sahteliğinden kendisi yüzünden şüphe eden, oyunculukta başka hiç bir şeyi aratmayacak bir ustalığı olan ve hiç bıkmadan hayatın güzelliklerini görmezden gelebilen tek yaratılmış. Aslında yalan söylemek ya da gizlenmek için insanın bir amacının olması gerek, yoksa bir hiç için bir başka bir hiç bulabilen kaç hiç daha var…

Yalnıza

Yine bulut çökmüş dağlar başına
Neyler sevdiceğim sırdaşsız dostsuz
Hoyrat olmuş dağlar benim eşime
İncitme garibi sırdaşsız dostsuz

El ettim elimi tutan olmadı
Gül ektim gülüme bülbül konmadı
Bir benim dünyada eşim olmadı
Dolandım cihanı sırdaşsız dostsuz

El için ağlayıp gözümden oldum
Sırrımı dediler sözümden oldum
Çok dövündüm anam dizinden oldum
Şimdi kaldım işte sırdaşsız dostsuz

Söz: Mevlüt Doğan - Zülfü Beyhan
Müzik: Zülfü Beyhan
Yorum: Kubat

Yine içimi acıtan türkülerden birisi var kulaklarımda, bir öncekini silememenin verdiği burukluk hala oturur bir diğer ucunda duyarımın. Yine götürüyor beni çocukluğuma, bütün hüznüyle birlikte. Güzel günleri de yaşamıştım, kötüsünü de çocuk halimle ki annemdir bu şarkının sahibi bende. Her dinlediğimde gelir oturur yine ciğerimin tam ortasına onun çektikleri ki benimkilerin lafı bile olmaz onun yanında. Eğer derseniz ki ‘bize ne?’ diye, boynumu eğer haklısınız derim. Allah kimseyi ayrı koymasın sevdiklerinden.

Herkese dost lazım, en çok…

Sayfa 1 / 11