Monthly Archive for Haziran, 2006

Bağlamsız

Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş
Tanrı istemezse insan ölmezmiş
Sen Tanrı mısın beni öldürdün?
Eşime, dostuma beni güldürdün

Sezen Aksu

Şimdi bunun üstüne ne denir diye düşünüyorum, uzunca süredir yazmamışlığın verdiği özlemişlikle. Kalbimde kalan derin bir yaranın acısı var bütün yazdıklarımda ve bitmediğine inandığım sıkıntılı bir hayatımda, ki o da ortasında durur senin geçtiğin bir patikanın, kenarında sana veremediğim güllerin rengini verdiği bir kırmızı gün batımı.

Aslında aşk şarkılarıyla anlatabilirdim seni sana ama ben yaşanılmamışı yazmak uğruna kovalıyorum kelimeleri. Kendi hayatımın neresinde durduğunu bilmeden yazıyorum bütün mektupları, yollamamak farz artık. Yollanmışların bir kenarında hep adın yazardı, şimdiki bütün boşluklardan fazla, senden az.

Bazen bir hikayenin içine saklıyorum seni, bazen siyah beyaz bir resme. Bulunamamışlığını da seviyorum senin, kaybolmamışlığını da, bırakırken beni siyaz beyaz bir hikayenin içinde. Ve yeniden yazmak istediğim bütün harflerin öncesindesin şimdi, bir ucu bilerek yakılmış bir mektubun içinde sıkışıp kaldım, sessizliğinin tam ortasında.

Geliyorum…

Bir bilsem

Bir insanın ne zaman öleceğini bilmemesi kadar büyük bir nimet yoktur sanırım. Düşünsenize sabah kalkıyorsunuz ve bir bakmışsınız son beş gün, bitiyor artık çektikleriniz, hüzünleriniz, acılarınız, mutluluklarınız, doğan çocuğunuzu kucağınıza aldığınızdaki ilk heyecan, bir dosta sarılınca duyulan sıcaklık, annenize olan özleminiz, ıslak bir kaldırımda kurumuş yaprakların ayağınızın altında gezen hışırtılı sesi, içinizi yakan eski bir şarkıya gizlenenler, birlikte karnınızı bir daha tıka basa dolduramayacağınız o dost, hayatta herşeyim diyebilmenin tadını size yaşatan insanların o güzel sesi, yaşadıklarınız ve daha yaşanılması gereken onca şey. Hepsi tadı damağında bir ömre sığmış, sığmayanlar kenarından taşmış ve sizin artık taşanları dolduracak bir kabınız bile yok. Biliyorsunuz işte, gidiyorsunuz içinizde kalan bunca şeyin acısını daha koyu yaşayarak gidiyorsunuz buralardan…

Nimettir bilmemek ne zaman kavuşulacağını, “sayılı gün çabuk geçer” diyenlerin aksine ki, genelde iyi şeyler için söylenir sayabildiğiniz bir gün batımının daha hayatınızdaki. Planlarınız vardır hep, her bir şey yapacaksınızdır, hasretinden öldüklerinize kavuşacaksınızdır mesela, sarılacaksınızdır bir bardak çay eşliğinde annenizin kurabiyelerine ya da hayatınızı bir çıkılmaz boşluğa çevirenlerle karşılaşacaksınızdır bir ıssız zaman ortası. Bilmezsiniz bütün bunların ne zaman olacağını ama bildiğiniz birşey vardır, hayallerinizin gerçekliği. Her ne kadar hayal de olsalar, bir gün çalacaktır kapınızı umutlarınız, kaybettiğiniz her misket gibi ya da diktiğiniz her elbise gibi cansız bir oyuncak bebeğe, gerçektir hayalleriniz, bulacaksınızdır bütün misketlerinizi bir gün…

Dünyanın yalan olduğunu anlatırcasına yapışacağınız zamanın yakası tutacaktır bu sefer sizin yakanızı, boğarcasına. Lâkin çok geçmiştir hayat, yaptığınız hiç bir plan tutmamıştır, zamanın tutması gereken hiç bir güzellik akmamıştır hemen yanıbaşınızda coşan ırmağa ve siz hiç bir zaman ayağınızı sokamamışsınızdır o buz gibi akan Karadeniz ırmağına.

O an, planlayıp da yapamadıklarınız damlar aklınızın bir ucuna, yakarken gönlünüzün en ince yerini. Hayaller kurmuştunuz mesela daha doğup büyüdüğünüz toprağa geri dönecektiniz, küçükken, dalından bir ekşi elma uğruna düştüğünüz o ağacın altında batıracaktınız kırmızı güneşi, sıcacık bir dost sohbetiyle. Olmadı işte, planladığınız her bir şey gibi bunlar da havada asılı kaldı bir kuşun kanadına, bir zamanlar asılı kalan sevda gibi. Onu da siz planlamamış mıydınız zaten, ne kadar yaşayacağınızı bile bilmeden?

Çok karıştım yine planladıklarım içinde plansızlıklar yüzünden, sırf içimden geldiği gibi yaşıyorum diye…

Kıldım…

Elhamdûlillah…

Efendimiz, sevindiğinde veya sevindirici bir haber aldığında, Allâh’ın bu ihsânına şükretmek için secdeye kapanır ve namaz kılardı. (İbn-i Mâce, Salât, 192)

Allah herkesi sevinenlerden eder inşallah.
Amin. :)

Başlıksız…Yorgun…

Ellerim acıyor artık, her seferinde yaralanan kalbimi bir çanak gibi sevgine tutmaktan…

Bekliyorum. Zamanın kendisinden bile haberim yok artık, saymam gereken günlerden başkası da düşmüyor peşime zaten. Bekliyorum. Bütün acımı bir kapı arkasına asıp, hüznümü geçiriyorum yine sırtıma, bir saatin tiktakları eşliğinde. Duyuyorum bütün vuruşlarını bir hayatın ama hep aynı ritm var sesinde, aynı acı. Bir gün yalnız biteceğini bildiğim hayatımın en güzel gününü, bir martının kanadına taktığım umutlarıma yüklüyorum ve bakıyorum yine onların getirdiği yalnızlığıma, senden uzak bir deniz kenarında.

Tutunamamışlığın bir ayağı olan umutsuzluk var hayatımın tam ortasında, tükenmişliğimi azdıran. Kanamasız bir yara oluyor hasretin ve doktorlar bulamıyor yalnızlığa bir çare. Çivi çiviyi söker misali bakınıyorum mutfağa, bir tutam tuz basabilmek için yalnızlığından bana kalan acıma, bilirken daha da acıtacağını yaramı. Çaresiz çaresizliğimi kabulleniyorum yokluğunda ve bir daha dönme diyorum kendi kendime her ıssızlığında aynadaki yalnız adamın.

Ellerim var bir tek hayata asıldığım, senin yokluğunda bütün tuşlarını yoklayan bir klavyenin. Seni, her dönüşünün bir yıkımı getireceğini bildiğim ama bir türlü dönmediğin bir yolculuktan getiren bir hikaye kahramanı yapan ellerim var, yorgun kollarımdan sarkan. Ömrünün çoğunu martısız denizlerde harcayan bir kaptan gibi, yazıyorlar bütün hikayeni kalbimin tam orta yerine, sığınabilecek bütün limanlardan uza. Bir gün bir sahilde seninle oturmanın hayaliyle bakıyorlar bütün sayfalarına benim hayatımın ki hayatımın akışını senin varlığına göre değiştirmeye kadir bir kalbim var, yalnızlığın bütün vakitsizliğine rağmen avuçlarımdan sarkan.

Ellerim acıyor artık, her seferinde yaralanan kalbimi bir çanak gibi sevgine tutmaktan…

Şükretmek gerek…

Sayıyorum bütün dalgalarını hayatın. Kaç dalga daha vuracak kayığımın beyazına ve bir küreğim daha olabilecek mi eskitebileceğim, asıldığımda yalnızlığıma, bilemiyorum? Zaten bildiğim şeyler hep başkalarının hayatı üstüne. Sanki benim hayatımı bir başkası yaşıyormuş gibi. Kenarda köşede kalmış bir açık hava sinemasında seyrettiğim bir film işte, hiç bir zaman kapalı gişe oynamamış ama sadık seyircileriyle mutlu. Bütün güzel çekilmişliğine bir ortak arıyorum bakarken solmuş perdesine ve göremiyorum kimseyi benim seyrettiğim yerden ki o koltuktur bana gösteren başkalarının hayatını bütün çıplaklığıyla. Perdede aradığım biri var, baktığım bütün yıldızları kazıyacak kalbinin bir köşesine.

Bazen masumiyetimi kaybediyorum baktığımda ufuk çizgisine, hayatımda olmayanları her gördüğümde yani. Hep bir şeyler eksik oluyor ve ben her baktığımda farkına varıyorum orada olması gereken(ler)in. Yarısı dolu, yarısı boş hikayesi var ya hani, hep benimkinin yarısı boş diyorum, insana özgü bütün açgözlülüğümle. Doldurmak istiyorum diğer yarısını, bütün insanlığın doldurduğu bir pınardan ve her seferinde ellerim boş dönüyorum küçükken yürüdüğüm dar bir patikadan, şükrederken Yaradan’a elde bıraktıkları adına.

“Allah kimseyi gördüğünden geri koymasın”; kocaman bir “amin” ister bu dua, gördüğünden geri kalanlar hakkı için. Ve yine en güzel bu dua açıklar, hayatımın eksiklerini. Sanırım mutlu olamama senrdomunun cevabı da budur. Bilince bir şeylerin tadını, çekince şöyle derinden ciğerlerine kokusunu sevebileceğin her bir şeyin ve dokunamayacağını anlayınca seni mutlu edenlere bir daha, ellerin tekrar gösterir semayı ve dudaklarından bir dua dökülür gökyüzüne. Bağırırsın her bir insanın kulağına, iyice anlasınlar diye ellerinde tutukları her bir şeyin değerini ya da çizebilsinler diye kendilerince güzel bir çizgi, kendi hayatları adına. En güzel mutluluktur bence elinde olanların değerini bilmek, kaybetmeden onları. Dolu tarafından bakabilmek yarısı boş bir bardağa.

Şöyle bir düşündüm de, sanırım ben mutluluğu yazabilen birisi olamazdım. Her şey bir kabiliyet meselesi ne de olsa, yazabilmek bir şeyleri ya da yaşayabilmek. Mutlu olabilmeyi becerebilmek yani. Baktığında görebilmekdir mutluluk, hayat duvarına yazılmış her bir ayrıntıyı, benim yaşamayı beceremediğim. Ondandır belki de küsmüşlüğüm, yalnız kalmışlığıma…

Acıyor işte…

Kelepçeliyim ben sana
Yüreğimden taa derinden…

Hayatının sonuna kadar tutuklu kalınmamasıdır bir bakıma yaşamın anlamı ya da gereği. Ben uzun süredir kelepçelerimden kurtulamadım, kurtulmaya uğraştığım söylenemez ama canımı acıttıkları aşikâr. İşin kötüsü bir yerlerde çürütürken hayatımı, ara ara gelip sorguluyorsun beni bütün sessizliğinle, kulaklarımın işlevini hiçe sayarak dokunuyorsun yine kanayan yarama ve sonra tekrardan çekiliyorsun kendine.

Tam vaktidir şimdi, ellerime bir kelepçe geçirip yüreğimdeki kelepçeyi açmanın. Bütün özlemimle beklerken birilerini, yaşayamıyorum yaşanılası hayatı. Bir ağıt tadında gidiyor bir çok şey zamanın parmakları arasından ve dokunuyor bütün çıplaklığıyla kelepçelerinin açtığı yaraya. Kanıyor…

Karanlık çöktü yine hayatın bir ucuna…

Sarılmak…

Bazen insanlar farklı sarılırlar hayata. Tadını çıkarta çıkarta, bir güz sabahında, pencereden görünen denizin soğuğuna aldırmadan dokunurlar bir balığın kanadına. Farklı olur o an bütün dünya ve bir başka bakarlar sevdikleri insanın dolu dolu kokan gözlerine. O an değişir bir kuşun uçması bir uçtan bir uca, değişir bir bulutun süzülmesi uçan kuşun üstünde ve bir rüzgar eser, inceden çarpar bir buluta, anlatır gibi bütün hikayesini bir çırpıda.

Anlar vardır hayatta, farklı insanların farkını ortaya koydukları ve farksızları hiçe saydıkları zayıf anlar, vardır işte farklı anlar bir insanın hayatında. Zamanın akışı bile değişir o an, hızlanır bir anda ya da ağırlaşır bir gülle misali, ağlayan bir çocuğun omuzlarında.

Bakmak gerekir farklı olan insanların gözlerinin tam içine. Farklı oldukları o an, neler gelir geçer o sadelikten ve nasıl sarılırlar sevdiklerine, sevgidir sardıran sevileni sımsıkı, yumuşak bir yorgan gibi şikayetsiz ve ısıtarak içini. Anlatmak istediğim anlar var hayatımda, filmlerde gördüğüm kimbilir belki de hayalimde hatırladığım.

Farklı yerlerde gördüm bu sahneyi, birisi Amelie’de, filmin sonunda kavuşuyorum o içtenliğe, bir çift göz güzelliğinde. Bir diğeri Acı Hayat’ın ilk bölümünün 41, dakikasında saklı. Kimse yanlış anlamasın “içtenlik” diyorum, “hissetmek” diyorum herşeyi geride bırakarak dokunabilmek kalbine bir insanın sadece sarılarak sevdiğine. Zamanı durdurur gibi hani, çevredeki kimsenin, hiçbir şeyin görünmemesi gibi. Hani çizgifilmlerde olurdu ya biz küçükken, oğlanla kız sarılırlar birbirine ve ortam bir anda değişir, etraftaki herşey belirsizleşir ve yalnızca ikisi kalır bir gündüz vakti koskoca ekranda.

O an durur zaman, iki insan sarılırken birbirine ya da dudağı değerken ötekinin dudağının tam kenarına ki işin içine cinsellik bulaşmaz, bozmamak için ‘gerçek sevginin’ büyüsünü. Alabildiğine içten sarılırlar sanki yıllardır sakladıkları sevgiyi bir anda vermeye çalışır gibi. Kıvılcım çıkar oğlanın omuzundan, tamda kızın başının değdiği yerden, yakar sonra ortalığı bütün kudretiyle. Bir küçük sarılmak, hasreti öldürüp, koşarcasına sevmek bir insanı, bir film müziği tadında…

Aşk…

Yine kopuyor içimden, yüreğimden bir şeyler, beynimin bana oynadığı bütün oyunlara rağmen ki onu takan kim? Ben içimden geldiği gibi yaşamak istiyorum, mantıklı geldiği gibi değil, huzurlu hissettiğim gibi. Acısını geride bırakmak istiyorum bütün geçmişişmin ve yeni bir gelecek istiyorum, istenilecek tek yerden.

Tuluyhan Uğurlu’nun “Aşk” bestesi gibi yaşamak istiyorum hayatı, ki çalındığı gibi okunur. Belki çoğu insan dinlemiştir “Aşk”ı, öyle ya da böyle bir şekilde çalınmıştır kulağına, bir sessiz akşam üstü batırırken koca bir güneşi. Başka bir değişle bir ay doğumuna daha şahit olurken bırakmıştır kalbinin bir köşesini önünde duran mutsuz dalgalara, kulağında ağlayan bir ney. Benim bahsettiğim farklı bir şey, bir insanın sadece dinleyebileceği türden değil, ben ancak eşlik edilebilecek bir şeyden bahsediyorum, kendi kendime ara ara duyulan ama hiç kaybolmayan bir beste.

Şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum…

Var mı gerçekten, böyle bir şarkıyı yüreğiyle söyleyebilecek, deniz kenarı bir ülkesinden başka denizin bir kenarında oturan yılların yabancısına? Bekliyorum, bir kayalık üstünde, yüreğimde bir ağırlık eski kayalıklardan kalma…

Kim…

Mutlu olunası bir günde geldin yine, her geldiğinde adını verdiğin güne benzeyen yüzünle. Güzeldi işte konuşabilmek seninle, anıların acısını sürmeden dilimize. Bugünden bahsetmek ve belki de gözlerine dokunabilmekti, kalbine eskiden dokunmuşluğum kadar yapabildiğim şimdilerde. Hediyesiydi hayatın içinden gelen ya da bir yalvarış şekli olan dua idi Yaradan’ın cevapladığı. Güzeldi işte, sonu mutlu biten bir hayal gibi yüreğimi bir yıl daha susturmaya yetmeyen ama yılın bir gününü mutlu geçirmeye yarayan.

Aslında şaşırıyorum kendime, bir acıdan ötekine bu kadar hızlı nasıl koşabilir diye bir insan, düşünmeden geleceğini. Bakıyorum, göremiyorum; gördüğümde ise geç kalmış oluyorum yine vaktinden önce gelen bir yalnızlık hikayesine.

Anlamsızlaşıyor hayat bu bağlamda ve bırakıyorum kendimi kaderin çizgilerine, yıllardır alnımın ortasında taşıdığım. Ama yok, bulamıyorum işte, bir suç ortağı hayatıma ve veremiyorum senin adını, sorgumu usulca yapan kalbime. Biliyorum, asacaklar beni aşk ağacının bir dalına, sonu hayırlı bitmeyecek bir davanın hemen ertesinde. Göstermeyecekler belkide bir gündoğumu daha, seni düşündüğüm bütün gecelerin hatırına. Karanlığa sakladığım bütün duygularımı bulacaklar cesedimin hemen yanında, gün ışığına bulanmış bir parça kağıt üstünde.

Ve adın yazar her köşesinde…

Hayal

Şimdi ise nereye gitsem yanımda götürüyorum seni, adının hakkını veremesin diye yalnızlık. Dertlerimizin hepsini bir çantaya koyup ağzını bağlıyoruz sıkıca, bıraktığımızda hayatlarımızı bir kenara, ayağımıza takılmasınlar diye. Çıkıyoruz sonra seninle, açılıyoruz durgun denizlerin bizi götürebildiği uzak bir yere, bir ada mesela, kıyısında berrak bir deniz olan, bunca zaman sakladıklarımıza inat bize gösterebilen bütün yalnızlığını, ya da bir dağ başına, sakin bir hüznü ağaçlarının arasına sıkıştırmış, çekmek için bütün temizliğini içimize berrak bir aşkın.

Bir ayaklarımızı sokuyoruz buz gibi bir okyanusa, bir başımız değiyor Karadeniz’in koyu bulutlarına. Hep beraberiz, sanki ayrıldığımız yılların acısını bir şarkı sözüne gömmüşler ve biz o şarkıyı bağıra çağıra söylüyoruz üstümüzde gezen bütün kuşlara. Vakti harcıyoruz umarsız, “sanki”sini sormadan karşı çıkıyoruz şairin dediğine ve paylaşıyoruz birbirimizi sadece ikimizle. Sonra bırakıyoruz kendimizi dik bir kayalıktan usulca, söylemiyoruz kimseye tek bir kelime, kulaklarımızdan rüzgar gelip geçiyor, tıpkı içinden hayat geçen bir zaman gibi akıyor durmamacasına…

28

“Çektiklerini hiç hatırlamayacağın muhteşem bir hayatın olsun inşallah” dedi ablam :) Artık huzur istiyorum, sevdiklerimle, yanımda kalmasını istediklerimle, bıraktığım yerden devam etmek hayatıma. Yeni bir hayat diye diye değiştirdim bir çok şeyi olurunda gitmeyen, bütün huzurumu kaçıran, zamanın tadını bozan bütün herşeyi. İşin kötüsü, kötü giden herşey yanında bir iyi şeyi de götürüyor. Gidenler geri gelmedi ama yerlerine bıraktıkları şakacıktan güzellikleri koşturdular hayallerimde, sağdan sola, doğudan batıya. Özellikle bir şey istemiyorum Rabb’imden, sağlık sıhhat bir de sağlık sıhhat herkese bir de sağlık bir de sıhhat sonra bir de sağlık ve sıhhat bir de… Sabit isteklerimiz belli zaten dualarda saklı, onlardan da vazgeçmiş değilim :)
Bu yıl da sırtımda bütün kalabalığıyla duran yalnızlığım var sırtımda, her yıl olduğu gibi.
Nice yıllara bana.

Dost diyorum dost

Bir telefon gelir, yanımda dimdik durduğunu bildiğim yakın dosttan, 15000 km öteden. Dağılır bütün hüznüm geceye. Bilirim bırakmaz peşimi dostluğun ve acımaz yalnızlığıma, karanlığın içinde bütün netliğiyle seçilen o güzel sesin.

İyiki varsın kardeşim, iyiki yanımdasın…

Şişko olanına :)

Sayfa 1 / 11