Ankara’da bir garip çanta…

Hakkında yazmak istediğim çok şey birikti yine düşünce deftrimde, tam aklımın bir kösesinde tuttuğum, tıpkı kalbimin bir köşesinde tuttuğum his defterimde hissetmem gerekenler olduğu gibi.

Ben mantık adamı değilim. Yönetilmişliğin verdiği hafifliğin ve ezikliğin tamamını kalbime borçluyum. Hayatıma yön vermesi gereken her olayda bir çatışmaya içine girerler, galibi belli olan bir savaşın yarattığı yorgunluğun, kaybeden taraftaki hüznünü göz önüne almadan. Bazen buluşamadıkları orta noktada karşılarım ikisini birden ve bu sefer ben yenilirim siyahla beyazı birleştiren ama yerlerine gri elde edilemeyen bir yıkımın ortasında, yorgun ve savunmasız.

Her ne kadar ikisini de sevsem de, hep güneyliden yanadır duruşum, kimbilir belki bundandır her gün biraz daha ağırlaşan gönül yanıklarım, Ankara’da şifreli bir çanta içinde sakladığım. Şifrelerini tarihin kendisine yazdığım, tarihin sahibi olduğu şifrelerin açacağı bir çanta.

İçine hayatımın beş yılını gömdüğüm, diğer bir beş yılını da zindanlarına sakladığım bir çantam var derdinin dermanı olandan başkasının bilmediği. Her bir kenarına gizlediğim hayatımın acısının, tatlısının, hüzünlerinin, yenilgilerinin kokusunun ayyuka çıktığı ama kimsenin farketmediği bir tarih var, Ankara’da bir mezarda gömülü. Kapılarının bir daha ne zaman açılacağı belli olmayan bir kasanın anahtarı var içinde, hatıralarım var kendimden kutsal saydığım; kimselerin gözünü değemediği kahverengi bir çanta.

Aslında çantanın herbir içeriğinin uzun uzun anlatılası bir yazı gerek şimdi, bütün kısalığına rağmen. Bu kadar ağır yükünün yanında içinde bir hayat var, bir gün hesabı sorulacak. Mektuplar var bir elden ötekine yazılmış, ötekinden beridekine. Öfkeler var mektuplarında çantanın, mutluluk, hüzün, acısını paylaşamayan bir çocuk var sevdiğiyle, yaşı gelmeden yaşa gelmiş bir zavallı, hayatının ince çizgisinde. Resimler var canim ülkemin uçlarında çekilmiş, bir dağ tepesinde, bir dere kenarında, bir tabela önünde, bir denizin gözlerinde ya da hatıraların tam ortasında, tek bir karesinde yok olan, sessiz bir hayatın. Bir parça çikolata var sonra bir ucunun yenmişliğinden pişman olan ama saklanmışlığından memnun. Son kullanma tarihi 1996 yılının sonlarına denk gelen bir meyvesuyu var, tam sağ alt köşede duran. Sonra kabuklar var bir avuç antep fıstığından kalan, bir ılık Ankara akşamı tren istasyonundan hatıra. Bir çok hediye var ufak tefek, gönlünün bir kenarını bir taraftan ötekine taşımak için verilmiş ki paket ipler bile durur sadeliğinden verilirken hissedilenlerin. Sonra kağıt bir ellibin lira var, bir düğünden bütün iyi niyetlerle kalan. İşin komiği, çiğnenmiş bir sakız var bir kağıda sarılı, varlığından haberdar. O kadar koşulmuş ki peşinden üstüne bir kendini bilmez basar korkusuyla, atıldıktan sonra işlek bir caddenin kaldırımına. Tam ertesine düşer sakızın yerden alınması, adının rahmetle anılması gereken bir insanla ilk karşılaşmamızın ki anarım hala bir Yasin’in arkasından. Saç telleri var kıyamadığım dokunmaya varlığında, korktuğum açıp bakmaya kaybolurlar diye. Bir büyük kartpostal var içine aşk çizilmiş, sonradan elimle çizdiğim bütün çizgilerin özü. Otobüs biletleri var sonra, seyyah eden beni bir hayalin arkasından ve bir tomar olan bütünlüğünde zamanın ve o kalın desteye ek uçak biletleri var zamansızlığın ya da tren biletleri, parasızlığın kendinden kalan bana.

Uzaklardaki tanımadığım insanlar içinde tanıdıklarım çıkar diye yazacağım çok şey var daha buralara, acıyan yanımın tam ortasına bıraktığım bir çantanın içine saklı hayatımdan kalan. B’r kalbim var benim, bütün kararlarımdan sürgün, hayatımı zindan eden bir çantanın içine. Bir gün diyecekelerimin sorumlusu bir çanta var diyorum Ankara’da, kalbimin tam ortasına bütün ağırlığıyla oturan…

0 Responses to “Ankara’da bir garip çanta…”


  1. bir şey söyleyememişler

Leave a Reply