Uzun bir hikaye - 1

Hapishane görünümlü bir odanın, kahverengi, deri, yumuşak ama artık yırtılmak üzere olan koltuğunda oturuyordum. Koltuğun önünde duran yine kahverengi ahşap masaya dökmüştüm aklımı. Ve her taraf karman çorman olmuştu bırakırken herşeyi geride. Masada ve aklımda yok yoktu ama yine de yazmaya devam ediyordum etrafın düzensizliğine aldırmadan. İşim buydu, ne koşulda olursa olsun yazmak ki bu şu anda sahip olduğum herşeyin başlangıç sebebiydi.

Oda soğuk sayılılırdı ve odadan yayılan manevi soğukluk kendi sıcaklığımı kaybetmeme neden oluyordu. Soğuk sarı duvarlar bir sıvayı bile tutamamışlardı bu güne kadar ve bunun cezasını ’soğuk sarı duvarlar’ olarak anılmakla ödeyeceklerdi varoldukları tüm zamanlar boyunca. Bu onlara yeterdi, artardı, hatta biriktirip diğer insanlara da mutsuzluk verebilirdiler, benden sonra onları ziyaret edecek. Odada bulunan ve insana hapishaneyi andıran bir diğer ayrıntı ise lavaboydu. Soğuk odanın, soğuk sarı bir duvarında, bana ve diğerlerine yalnızlığını hatırlatan pis bir lavabo. Sırf onun yüzünden kimbilir kaç insan hatta kaç yalnız korkacaktı bundan sonra pis lavabolardan. Üzerindeki soluk sarı ışık bile yetmiyordu onu ısıtmaya. Raflarda duran traş takımı, şampuan, henüz açılmamış ve bir daha hiç açılmayacakmış gibi görünen iki valiz gibi odanın soğukluğunu artırıyordu. Duvarda gezinen ve yuva yapmış olan örümceklerle birlik olmuş daha önce mutlu günleri görmüş olma ihtimali olan bir odanın tüm ısısını almışlardı, kimseye söylemeden. Odada bulunan her eşya tek tek ve hep birlikte insanın gözünü ve kalbini acıtıyorlardı tıpkı yalnız duran tek kişilik “yalnız” yatak gibi. Kim yatardı ki tek başına, korumasız ve hiç ısınmayacak bir yerde?

Artik uyumalıydım. Dağınık masada duran kağıdı, kalemi ve aklımı bir kenara koyup kendimi uyuşmuşluğun ya da uykusamışlığın sıcak ellerine bırakıp. Artık uyumalıydım. Nasılsa uykumda bana yalnızlığmı anlatabilecek şeyler olmazdi açık gözlerimden anladığım, olamazdı. Artık uyumalıydım ve sabah kalktığımda devam etmeliydim bıraktığım yerden çok korktuğum yalnızlığıma.

Ruhumu titreten soğuk odamda bir türlü sabah olmamıştı. Kalktım, yalnız yatağımın yanında duran sigaramdan yaktım, hayata doğru, sessizce. Saat sabahın dördünü gösteriyordu saat ama bu benim için bir şey ifade etmiyordu. Alışkındım, sabahın bu en acımasız zamanında nöbet tutmaya, askerden kalma bir alışkanlıktı ya da acı çektiğim günlerden, benim bile acımadığım dünlerden bana kalan. Sigaramın bittiğini yanan dudağımdan anladım, uykusuzluğun yaktığı gözlerimin acısından unutma vaktinin geldiğini anladığım gibi…

O sabahta her sabah gibi uzun özlemlerden sonra acıyla gelmişti. Acıyı özlemiyordum ama acı özlemden sonra geliyordu her sabah. Ve her sabah olduğu gibi o sabahta yıkamadım yüzümü; kalbimden, taa içerlerden gelen bir acıya küfrederken. Daha fazla dayanamayacağımı anladım odanın verdiği yalnızlığa, zaten alışkındım ama odada değişik bir yalnızlık vardı, anlayamadığım. Dayanabileceğimden ağırdı, artık kaldıramıyordum bu yükü. Kendimi hazırladığım ve hazır olduğumu düşündüğüm anda çıktığım uzun yolculuğun, ömür alan ve hatta yerine hiç bir şey koymayan ağırlığın kaldıramıyordum artık. Küfür bile edemiyordum acının kaynağına yalnızca bakıyordum, görüyordum, duyuyordum ve bir şey yapamıyordum.

Bir şeyler kopmuştu hayatımdan hep. Bir şeyler koparmıştım hayattan ve bir şeyler koparıyordu şimdi beni hayattan. Düşünmekte diğer herşey gibi ağır gelmeye başlamıştı artık. Bir gün biteceğini bilsemde sıkıntıların, ölümle veya zulümle, yine de kutulamamıştım, kurtulamıyordum ve kurtulamayacaktım, farkındaydım hayatın…

Yeni bir yerde başlayan yeni gün, eski acılarımı pekiştirmişti yine. Kendimi yollarda bulmuştum yine, anlamsızca. Sakızımı çiğneyip kaçanlardan ya da saksımı dünyama açılan bir pencerenin önünde kıranlardan alacağım intikam ve yalnızlığımla. Bundan sonra hayatta üçümüz vardık ve pek iyi anlaşamıyorduk. Yapacak bir şey yoktu, hayat buydu ve üç eksi iki her zaman bir etmiyordu.

Arkamda bıraktığım zamana inat “farklı bir zaman dilimi buradaki“ diye geçirdim içimden. Buna kimse inanmazdı, üstelik ben bile inanmıyordum. Utandım kendimden ve aklımdan geçirdiklerime inat saklamadım utancımı kimseden. Utandığımda kızarırdım, gözlerimi kaçırırdım ama yinede rahattım, nasıl olsa kimse tanımıyordu beni, benim kimseyi tanımadığım gibi. Aslında rahat bir hayattı bundan sonrası, önceki bütün ölmelerime inat belkide ölmemeliydim artık, atlatmalıydım onu. Henüz daha erkendi. Kavuşmamalıydık. Tıpkı olmayan sevdiklerim ve sevenlerim gibi o da beklemeliydi beni. Sıra güzel günlere bile gelmemişti henüz, bir baharın bir çiçeğe dokunduğu gibi dokunmalıydı bütün güzellikler ruhumun en ince noktasına. Onun için işe bir yerlerden başlamalıydım artık. Yalnızlığımı satıp intikamla birlikte olmalıydım. Vakti gelmişti şarkı söylemenin, dinlediğim şarkılardan öğrendiğim. Yeterince koşmuştum peşinden ölümün, birazda o koşsundu, yakalayamasındı ve mutluluk yakın olsundu bana.

Yollarda ararken bulamadığımı sert bir rüzgarla üşüyen kalbim anlatiyordu, vücudumun bütün isyanına rağmen. Soğuk dedim, çok soğuk. Isınmalıydım ve ısıtmalıydım kendimi, ruhumu, yüreğimi. Küöük bir kayıkla girdiğim fırtına geçeli çok olmuştu ama güneş hala yoktu ortalıklarda, beni koruyacak. Yüreğim yanıyordu fakat soğuktandı. Bir şeyler yapmalıydım kendim için, ısıtmak için buz tutan yüreğimi, bir yağmurdan bile koruyamadığım…

Aşk…

Eylül 2002 / Yalnızlığın hemen ertesi

0 Responses to “Uzun bir hikaye - 1”


  1. bir şey söyleyememişler

Leave a Reply