Monthly Archive for Mayıs, 2006

Sevdiklerimin mutsuzluğu


O çok ünlü “Mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” cümlesiyle başlayan kitabının girişine Tolstoy’un önsöz yerine yazdığı tek satırlık alıntı, birçok mutsuzun duygusunu da dile getiriyordu:

“İçim nefretle dolu, öcümü alacağım.”

Geçmişe ve geçmişte kalan birilerine karşı nefretle ve intikam isteğiyle dolu oluyordu mutsuzların çoğu.

Geçmişten öç almak istiyorlardı.

Geleceğe dair ise çok küçük bir umutları vardı.

Gelecekle ilgili ümit, içinde geçmişten öç alma isteğini de barındırıyordu.

O minicik ümidin titrek ışığını her yerde, her insanda arıyorlar, bunu bulduklarını düşündüklerinde ise hiçbir mutlu insanda görünmeyen telaş dolu bir çabayla ileri doğru atılıyorlardı.

Bu mutluluk ümidini gerçekleştirebilmek ve geçmişle hesaplaşabilmek için her yöne, her insana doğru neredeyse hiç düşünmeden kendilerini fırlatıyorlardı.

İnsanlar daha sonra pişman oldukları birçok şeyi böyle bir ruh halinde yapıyorlardı.

Ahmet Altan

Seviyorum bu adamın sanatını. Bir zamanlar Yeniyüzyıl gazetesi vardı ki kaliteliydi bana göre, hâla var mı bilmiyorum, oradaki hiçbir yazısını kaçırmazdım, bir kağıdın üstünde duran şekliyle benim hislerimi anlatırdı. Sonraları ayrı düştüm okumaktan, ki hayatımın kötü zamanlarıydı. Aynı Ahmet Altan’ın anlattığı gibi mutsuz olduğum zamanlarda, kendimi yemekten zaman bulup iki satır okumaya ayıramıyordum hayatımın bir kısmını. Şimdilerde farkediyorum ki artık eskisi gibi anlatamıyor beni ya da ben biraz fazla değişmişim okuyamadığım aralarda.

Sonuçta zaman geçiyor, hayatlar değişiyor, arkanda durması gerekenlerin tek tek yok olduğunu kendi gözlerinle görüyorsun, inanamıyorsun. Mutsuzluk getiriyor bu “ufak” şeyler, sonra Ahmet Amca’nın bahsettiği kısır döngü başlıyor. Şanslıyım ki ben birinci çeyrekte atıldım bu dairesel yarıştan. Ama benim istediğim bu değildi hayattan, seyirci bile olmaması gerekenler önde götürüyordu yarışı benim bütün itirazıma rağmen ve zararlı zamanlarda kaybolan(lar)dı kazanmasından en çok korktuklarım…

Bitiyor mu ne?

224/1600

Hayatlar - Hikayeler

Kimi hikayeler çok uzun olur, kısa olanlardan çaldığı zaman yüzünden. Kimisi ise kısalır, güzelliklerin bolluğundan. Hayatın kendisi zaten bir hikaye, bir varmış ile başlayan ve bir yokmuş ile biten. Belki de tam tersidir, bir yokmuş ile başlayıp, bir varmışla biten.

Bir varmış; birisi doğmuş bir kış gecesi, bütün acıları anasına yükleyip ya da bir yokmuş; bir amansız hastalıktan artakalan soğuk bedenini, küçük çocuğunun omuzlarına usulca bırakan bir anneden artakalan. Dedim ya bazen de tam tersi olur ; bir yokmuş dersin başladığında bir yalnız hayata, etrafındaki yoklukla ve bir varmış dersin bıraktığında bütün yokluğunu, seni ondan mahrum edenlere inat. Kendin de inanmazsın bu duruma, nasıl varolduğuna onun yokluğunda ama oradasındır işte, varsındır ve bir hikaye anlatacaksındır sonraları, içine yazdığın bütün yalnızlıkların bir ucu aşka dokunan.

Bazen kendi hayatımızdan tamamen ayrılır dinlediğimiz hikayeler, nedeni içinde olmayışımızdır, ya da hayatımızın yanından geçmeyişidir, hikayedeki küçük insancıkların başından geçenlerin. Nasılsa ucu bize dokunmuyor ya, hikayenin gerçek olup olmaması bizi ilgilendirmez. Biz kendi hikayemizi yazıyoruzdur, onların hikayelerinden çıkarttığımız anafikirleri not ederken kirli-beyaz bir sayfanın sağ-üst kenarına.

Hep “neden?” diye sorarız hikayenin sahibi olarak, “neden ben?”. Bencilliğimizi hayatın bir kenarına usulca bırakmak gerekir ‘zaman zaman’ ki benim karşı çıkmam bundandır hayata, ‘zaman zaman’ okumalıyız ne yazdığını bencillik satırlarında, her gün okuduğumuz bir hakikatten anlaşılan. Hayatın çoğunda sormamız gereken soru “peki neden onlar?” olursa o zaman anlarız birilerinin acı hikayesine bizim de olumlu bir katkımız var artık.

İlla ki bir nedeni olmalı başımıza gelenlerin. Bizim hatalarımızın, mutluluklarımızın, acılarımızın, yaşanılan her bir anın bir nedeni olmalı. Ve biz hiç bir zaman güzel bir şey için sessiz bile olsa bir “neden?” demeyiz. Bırakıyoruz bu hikayenin bütün güzellikleri kendimize ve sıralayabiliyoruz bütün zor soruları en küçük mutsuzlukta. Bencil olmadığımı söyleyemem size çünkü insanım, ama insanlığımı en aza indirgemek istiyorum bu bağlamda, nefisimle çatıştığım günlerin fazlalığı için. Ve bencil olunması gerekenleri yazmak istiyorum hayata, bir başka zamana.

Oblomov

Aslında ilk okuduğumda pek bir sert ve “saldırgan” gelmişti ûslubu ama okudukça daha bir sevdim Oblomov “Abi”‘yi. Güzel içerik sahibi güzel bir abi, her ne kadar tanımasam da. Çok kızsa da birilerine ya da bir şeylere, ki ben öyle anlıyorum hep, takip edilmesi vacip olan bloglardan :)

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin

Nazım Hikmet

Oblomov‘ dan alıntı…

Karanlık gökyüzü…

Hayat ne garip. Sevdiklerimle aynı yıldızları görüp göremediğimi bile bilmiyorum, önceden her başımı kaldırdığımda acaba aynı yıldıza mı bakıyoruz diye emin olamadığım gibi.

Ankara’da bir garip çanta…

Hakkında yazmak istediğim çok şey birikti yine düşünce deftrimde, tam aklımın bir kösesinde tuttuğum, tıpkı kalbimin bir köşesinde tuttuğum his defterimde hissetmem gerekenler olduğu gibi.

Ben mantık adamı değilim. Yönetilmişliğin verdiği hafifliğin ve ezikliğin tamamını kalbime borçluyum. Hayatıma yön vermesi gereken her olayda bir çatışmaya içine girerler, galibi belli olan bir savaşın yarattığı yorgunluğun, kaybeden taraftaki hüznünü göz önüne almadan. Bazen buluşamadıkları orta noktada karşılarım ikisini birden ve bu sefer ben yenilirim siyahla beyazı birleştiren ama yerlerine gri elde edilemeyen bir yıkımın ortasında, yorgun ve savunmasız.

Her ne kadar ikisini de sevsem de, hep güneyliden yanadır duruşum, kimbilir belki bundandır her gün biraz daha ağırlaşan gönül yanıklarım, Ankara’da şifreli bir çanta içinde sakladığım. Şifrelerini tarihin kendisine yazdığım, tarihin sahibi olduğu şifrelerin açacağı bir çanta.

İçine hayatımın beş yılını gömdüğüm, diğer bir beş yılını da zindanlarına sakladığım bir çantam var derdinin dermanı olandan başkasının bilmediği. Her bir kenarına gizlediğim hayatımın acısının, tatlısının, hüzünlerinin, yenilgilerinin kokusunun ayyuka çıktığı ama kimsenin farketmediği bir tarih var, Ankara’da bir mezarda gömülü. Kapılarının bir daha ne zaman açılacağı belli olmayan bir kasanın anahtarı var içinde, hatıralarım var kendimden kutsal saydığım; kimselerin gözünü değemediği kahverengi bir çanta.

Aslında çantanın herbir içeriğinin uzun uzun anlatılası bir yazı gerek şimdi, bütün kısalığına rağmen. Bu kadar ağır yükünün yanında içinde bir hayat var, bir gün hesabı sorulacak. Mektuplar var bir elden ötekine yazılmış, ötekinden beridekine. Öfkeler var mektuplarında çantanın, mutluluk, hüzün, acısını paylaşamayan bir çocuk var sevdiğiyle, yaşı gelmeden yaşa gelmiş bir zavallı, hayatının ince çizgisinde. Resimler var canim ülkemin uçlarında çekilmiş, bir dağ tepesinde, bir dere kenarında, bir tabela önünde, bir denizin gözlerinde ya da hatıraların tam ortasında, tek bir karesinde yok olan, sessiz bir hayatın. Bir parça çikolata var sonra bir ucunun yenmişliğinden pişman olan ama saklanmışlığından memnun. Son kullanma tarihi 1996 yılının sonlarına denk gelen bir meyvesuyu var, tam sağ alt köşede duran. Sonra kabuklar var bir avuç antep fıstığından kalan, bir ılık Ankara akşamı tren istasyonundan hatıra. Bir çok hediye var ufak tefek, gönlünün bir kenarını bir taraftan ötekine taşımak için verilmiş ki paket ipler bile durur sadeliğinden verilirken hissedilenlerin. Sonra kağıt bir ellibin lira var, bir düğünden bütün iyi niyetlerle kalan. İşin komiği, çiğnenmiş bir sakız var bir kağıda sarılı, varlığından haberdar. O kadar koşulmuş ki peşinden üstüne bir kendini bilmez basar korkusuyla, atıldıktan sonra işlek bir caddenin kaldırımına. Tam ertesine düşer sakızın yerden alınması, adının rahmetle anılması gereken bir insanla ilk karşılaşmamızın ki anarım hala bir Yasin’in arkasından. Saç telleri var kıyamadığım dokunmaya varlığında, korktuğum açıp bakmaya kaybolurlar diye. Bir büyük kartpostal var içine aşk çizilmiş, sonradan elimle çizdiğim bütün çizgilerin özü. Otobüs biletleri var sonra, seyyah eden beni bir hayalin arkasından ve bir tomar olan bütünlüğünde zamanın ve o kalın desteye ek uçak biletleri var zamansızlığın ya da tren biletleri, parasızlığın kendinden kalan bana.

Uzaklardaki tanımadığım insanlar içinde tanıdıklarım çıkar diye yazacağım çok şey var daha buralara, acıyan yanımın tam ortasına bıraktığım bir çantanın içine saklı hayatımdan kalan. B’r kalbim var benim, bütün kararlarımdan sürgün, hayatımı zindan eden bir çantanın içine. Bir gün diyecekelerimin sorumlusu bir çanta var diyorum Ankara’da, kalbimin tam ortasına bütün ağırlığıyla oturan…

Sessiz şiir

Sözleri olmayan bir şiir yazacağım sana
Vaktinden önce yollayacağım bütün hüzünlerimi bu gece
Dudağına değecek bir zaman asılacak hayatın yakasına
Ve bitireceğim yalnız bir geleceği
Umutlarımın yattığı mezarda…

İlaç niyetine…

Ayrılmam

Bir resim çiziyorum karanlığa, bütün renklerini kullanıp aşkın. Çerçeve bile yapıyorum, ellerime batan kıymıkların kalbimde bıraktığı acıya aldırmadan. Asıyorum sonra bütün çiçeklerini dünyanın, odamda tam ortadaki duvara. Ve hayatın senin bana bakamadığın bir köşesinden bakıyorum sana. Bütün yalnızlıklarımı bir torbaya koyup hemen resminin altındaki dolaba saklıyorum ki aramıza giren kalabalık içinde kaybolsunlar. Olmuyor. Bir tanesi seni gösterirken ötekinin eli benim üstümde, anlamsızlaşan gecemin içinde. Bıraktım dediğim anda çıkıyorlar bir yerlerinden hayatın ve yine getiriyorlar seni bana, birisi senin gözlerine yapmışmış, birisi benim dudağıma. Acının karasına saklıyorum bütün belirsizliklerini hayatın, silip atıyorum ömrümü uğruna ve tam resminin altına gömüyorum bütün geleceğimi kimseden habersiz.

Akreple yelkovanın buluştuğu anda bırakıyorum, yaşadığım hayalini bir kenara. Tam odanın ortasına koyuyorum ki sensizliğimi, resmin eşlik etsin cenaze törenime, bir gece, bu gece ve her gece.

Gölgesine sığındığım gecenin hüznü geliyor üstüme yine. Dinlediğim şarkıların her bir köşesi sana değiyor, kulağımdan yüreğime akan her notada seni buluyorum ve bir kenara bıraktığım anılarımın yanıbaşında. Bir türlü içine giremiyorsun yaşanılanların, hep dışardan bakıyor, hep kenarda sallanıyorsun, annesine özlemini hiç bitirememiş bir çocuk gibi. Bırakılmışlığın adını bitmişliğe yoruyorum, çağırırken yağmurlarını ve seni bir kez daha seninle karıyorum…

Uzun bir hikaye - 1

Hapishane görünümlü bir odanın, kahverengi, deri, yumuşak ama artık yırtılmak üzere olan koltuğunda oturuyordum. Koltuğun önünde duran yine kahverengi ahşap masaya dökmüştüm aklımı. Ve her taraf karman çorman olmuştu bırakırken herşeyi geride. Masada ve aklımda yok yoktu ama yine de yazmaya devam ediyordum etrafın düzensizliğine aldırmadan. İşim buydu, ne koşulda olursa olsun yazmak ki bu şu anda sahip olduğum herşeyin başlangıç sebebiydi.

Oda soğuk sayılılırdı ve odadan yayılan manevi soğukluk kendi sıcaklığımı kaybetmeme neden oluyordu. Soğuk sarı duvarlar bir sıvayı bile tutamamışlardı bu güne kadar ve bunun cezasını ’soğuk sarı duvarlar’ olarak anılmakla ödeyeceklerdi varoldukları tüm zamanlar boyunca. Bu onlara yeterdi, artardı, hatta biriktirip diğer insanlara da mutsuzluk verebilirdiler, benden sonra onları ziyaret edecek. Odada bulunan ve insana hapishaneyi andıran bir diğer ayrıntı ise lavaboydu. Soğuk odanın, soğuk sarı bir duvarında, bana ve diğerlerine yalnızlığını hatırlatan pis bir lavabo. Sırf onun yüzünden kimbilir kaç insan hatta kaç yalnız korkacaktı bundan sonra pis lavabolardan. Üzerindeki soluk sarı ışık bile yetmiyordu onu ısıtmaya. Raflarda duran traş takımı, şampuan, henüz açılmamış ve bir daha hiç açılmayacakmış gibi görünen iki valiz gibi odanın soğukluğunu artırıyordu. Duvarda gezinen ve yuva yapmış olan örümceklerle birlik olmuş daha önce mutlu günleri görmüş olma ihtimali olan bir odanın tüm ısısını almışlardı, kimseye söylemeden. Odada bulunan her eşya tek tek ve hep birlikte insanın gözünü ve kalbini acıtıyorlardı tıpkı yalnız duran tek kişilik “yalnız” yatak gibi. Kim yatardı ki tek başına, korumasız ve hiç ısınmayacak bir yerde?

Artik uyumalıydım. Dağınık masada duran kağıdı, kalemi ve aklımı bir kenara koyup kendimi uyuşmuşluğun ya da uykusamışlığın sıcak ellerine bırakıp. Artık uyumalıydım. Nasılsa uykumda bana yalnızlığmı anlatabilecek şeyler olmazdi açık gözlerimden anladığım, olamazdı. Artık uyumalıydım ve sabah kalktığımda devam etmeliydim bıraktığım yerden çok korktuğum yalnızlığıma.

Ruhumu titreten soğuk odamda bir türlü sabah olmamıştı. Kalktım, yalnız yatağımın yanında duran sigaramdan yaktım, hayata doğru, sessizce. Saat sabahın dördünü gösteriyordu saat ama bu benim için bir şey ifade etmiyordu. Alışkındım, sabahın bu en acımasız zamanında nöbet tutmaya, askerden kalma bir alışkanlıktı ya da acı çektiğim günlerden, benim bile acımadığım dünlerden bana kalan. Sigaramın bittiğini yanan dudağımdan anladım, uykusuzluğun yaktığı gözlerimin acısından unutma vaktinin geldiğini anladığım gibi…

O sabahta her sabah gibi uzun özlemlerden sonra acıyla gelmişti. Acıyı özlemiyordum ama acı özlemden sonra geliyordu her sabah. Ve her sabah olduğu gibi o sabahta yıkamadım yüzümü; kalbimden, taa içerlerden gelen bir acıya küfrederken. Daha fazla dayanamayacağımı anladım odanın verdiği yalnızlığa, zaten alışkındım ama odada değişik bir yalnızlık vardı, anlayamadığım. Dayanabileceğimden ağırdı, artık kaldıramıyordum bu yükü. Kendimi hazırladığım ve hazır olduğumu düşündüğüm anda çıktığım uzun yolculuğun, ömür alan ve hatta yerine hiç bir şey koymayan ağırlığın kaldıramıyordum artık. Küfür bile edemiyordum acının kaynağına yalnızca bakıyordum, görüyordum, duyuyordum ve bir şey yapamıyordum.

Bir şeyler kopmuştu hayatımdan hep. Bir şeyler koparmıştım hayattan ve bir şeyler koparıyordu şimdi beni hayattan. Düşünmekte diğer herşey gibi ağır gelmeye başlamıştı artık. Bir gün biteceğini bilsemde sıkıntıların, ölümle veya zulümle, yine de kutulamamıştım, kurtulamıyordum ve kurtulamayacaktım, farkındaydım hayatın…

Yeni bir yerde başlayan yeni gün, eski acılarımı pekiştirmişti yine. Kendimi yollarda bulmuştum yine, anlamsızca. Sakızımı çiğneyip kaçanlardan ya da saksımı dünyama açılan bir pencerenin önünde kıranlardan alacağım intikam ve yalnızlığımla. Bundan sonra hayatta üçümüz vardık ve pek iyi anlaşamıyorduk. Yapacak bir şey yoktu, hayat buydu ve üç eksi iki her zaman bir etmiyordu.

Arkamda bıraktığım zamana inat “farklı bir zaman dilimi buradaki“ diye geçirdim içimden. Buna kimse inanmazdı, üstelik ben bile inanmıyordum. Utandım kendimden ve aklımdan geçirdiklerime inat saklamadım utancımı kimseden. Utandığımda kızarırdım, gözlerimi kaçırırdım ama yinede rahattım, nasıl olsa kimse tanımıyordu beni, benim kimseyi tanımadığım gibi. Aslında rahat bir hayattı bundan sonrası, önceki bütün ölmelerime inat belkide ölmemeliydim artık, atlatmalıydım onu. Henüz daha erkendi. Kavuşmamalıydık. Tıpkı olmayan sevdiklerim ve sevenlerim gibi o da beklemeliydi beni. Sıra güzel günlere bile gelmemişti henüz, bir baharın bir çiçeğe dokunduğu gibi dokunmalıydı bütün güzellikler ruhumun en ince noktasına. Onun için işe bir yerlerden başlamalıydım artık. Yalnızlığımı satıp intikamla birlikte olmalıydım. Vakti gelmişti şarkı söylemenin, dinlediğim şarkılardan öğrendiğim. Yeterince koşmuştum peşinden ölümün, birazda o koşsundu, yakalayamasındı ve mutluluk yakın olsundu bana.

Yollarda ararken bulamadığımı sert bir rüzgarla üşüyen kalbim anlatiyordu, vücudumun bütün isyanına rağmen. Soğuk dedim, çok soğuk. Isınmalıydım ve ısıtmalıydım kendimi, ruhumu, yüreğimi. Küöük bir kayıkla girdiğim fırtına geçeli çok olmuştu ama güneş hala yoktu ortalıklarda, beni koruyacak. Yüreğim yanıyordu fakat soğuktandı. Bir şeyler yapmalıydım kendim için, ısıtmak için buz tutan yüreğimi, bir yağmurdan bile koruyamadığım…

Aşk…

Eylül 2002 / Yalnızlığın hemen ertesi

Yaz da geçti…

Yalnızlık

İşte böyle bir akşamdı
Ölmüştüm işte
Yalnız başıma

İşte böyle bir akşamda yine ölüyorum işte
Bir karanlık oda kenarında
Kimse yok yanımda
Sessizlik, yalnızlık
Gözyaşı…

Yok

Mesela “Gece Yolcuları”nın Hüzün diye bir şarkısı var, bir ud’un yalnızlığının tam içinden geçiyor, hüznün tam ortasından, bırakanın bırakırken bıraktığı kimsesizliğin tam kırılgan yanından. Şarkı “Hoşgeldin hüzün” diyor ama sanırım ud’un zaten bir yanı yalnızdı hep anlaşılan hüzünlü sesinden, gelen giden kimse yok, ya da gelene “hoş” diyen.

Bazen gidip geliyor hayat, bir deniz kenarına, bir dağlara kaçıyor kırılgan yalnızlığımla. İkisinden de vazgeçemiyorum, belki de üçünden demek lazım yalnızlığım dahil, benim müdahil olamadığım bir davaya. Hakim amca kızıyor zamansızlığımıza, oysa bilmiyor ki bir dağın başına gömdüm zamanı, döndüğümde deniz memleketinden bulabileyim diye bıraktığım her bir şeyi yerli yerinde. Gelirken en çok ihtiyacım olan şeyi getirmemiştim, benimle yalnızlık çekmesin ya da sevdiklerimin benden daha çok ihtiyacı var diye. Bırakanın bırakırken bıraktığı kimsesizlik zaman gibi dedim kendime, kim kimi bıraktı, kim döndü gitti, kim yaktı bütün gemileri sırf ısıtmak için buz tutmuş kalbini bir kuru odun misali. Ben daha neler yapacaktım onunla bir bilse. Gemi olmasaydı bile bir kayıktı bana, vardı gücüm zamanım, çekecektim kürekleri kara görünene kadar. Olmadı. Vaktinden önce yaktın, yangında kurtarılması gereken bütün evraklarımı, küllerini bile savurdun zaten, sanki külden seni bulmamı istememecesine.

Rüzgar uğruyor ara ara, bir ıssız salıncakta bıraktığım çocukluğuma. Zamandan habersiz oturuyor orada. Yalnız yine, sanki yalnızlığı bana miras bırakacağının farkında, hiç üzmüyor bile onu. Bir sonbahar günü, soğuk Ankara’nın tam ortasında oturuyor, tek başına bir semtte. Uzun kavak ağaçları var kenarında kimsesiz parkın, kışın habercisi yapraklarının çoğu kayıp. Ömrüm geçiyor o salıncakta, tek başıma. Sevdiklerimin hepsi sırayla sallıyorlar beni, yanıma oturup beraber sallanmaya tercih ediyorlar. Görüyorum, duyuyorum, hissediyorum elleri arkamda, dokunamıyorum. Oysa ne çok isterdim sarılmayı şöyle doya doya, rüzgarın bir yaprağa sarıldığı kadar hani. Kimbilir belki benim baharım gelmedi henüz, ya da baharın adı son oldu, vaktinden önce geç kalınmış bir yalnızlığın peşinden…

O an…

Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar

Murathan Mungan

Bir an diyor şair, yalnızca bir an. Belki ömrünü uğruna feda edebileceğin o anı yakalamak için koşturdun durdun yıllarca. Belki peşinden bir o kadar daha koşacağını bildiğin belirsizlik için zorlayacaksın akrep ile yelkovanı birbirlerini yakalamaları için. Belki yarın sabah uyandığında başka bir dünyada olacaksın, arkanda bıraktığın gözü yaşlı bir annenin yüreğini yırtan ağıtı kulağında. Kimbilir, yaşın yaşlandığı bir ömür geçecek, bulamadan fedakarın anlamını hayatında. O an. Bir hayat değişir sırf o anın hatırına, bir çelişki yaşanıyor bir yerlerinde dünyanın, güzelliğine aldanan, sessizce. Bir gün, tam zamanla başbaşa kalabildiğini sandığın anda kovulacaksın bir masaldan, hiç bir mazeretin dinlenmeyecek, belki bulutlar bile ağlamayacak sana. O an…

Bazen düşünüyorum, her zaman

Yeni bir hayata başlarken bir diğerini geride bırakmak hiç bu kadar zor olmamıştır herhalde. Yaşadığın evi, semti, kenti, hatta ülkeyi bırakmak daha da zor. Bunca zamandır gezdiğin yerleri, bastığın kaldırımları ve hatta baktığın kızları hayatının bir kenarına not ederken şimdi, sıfırlayıp herşeyi ağlayarak başlamak yaşama, tekrar sıfırdan. Tıpkı doğduğundaki gibi ağlayarak. Kendin için bu kadar zor olan bir şeyin, geride bıraktıkların için kolay olduğunu düşünmeden ve ağlamadan başlamak. Pişman olmadan bıraktıkların adına. Güzel günlerinde olduğunu bu hayatta umarak, hissederek, bilerek sıfırlamak herşeyi. Ta ki geldiğini görene kadar, geleceğini bildiğin hesapsızlıkları.

Hayat dediğin zaten kısa bir çizgi. Böldüğünde bu yolu eşit olmayan parçalara ve gördüğünde ne kadar zor olduğunu, duygularını bir kenara bırakıp sadece kendini düşünmelisin ve anlamalısın ki yalnızsın. Bunun bilincinde olmalısın ki; duygularına daha çabuk kavuşabilesin ve bıraktığın acılı günlerden artakalan zamanın hesabını daha çabuk sorabilesin sorulması gerekenlerden. Ve verebilesin tüm güzellikleri sahiplerine. Mutluluk senden çok onların hakkı. Önceki hayatında senin için yapılan hiçbir şey karşılıksız kalmamalı. Herşey sahibine ulaşmalı, gözyaşı kötüye, mutluluk iyiye kalmalı. Ve önündeli zamanı iyi kullanmalısın, dolu yaşamalısın yalnız hayatının uzun bölümünü.

Arkanda bırakırken toprağını, yakmalısın gemileri, belkide içinde tayfalarıyla ve yeniden başlamalısın bir gemi yapmaya. Öyle bir gemi olsun ki bu, herkes imrenerek bakmalı, kahrolmalı belkide. Kendin için olmasa da sevdiklerin için yaşamak zorundasın işte, ister gülerken süzülsün gözyaşı, ister düşünürken onları. Farketmemeli senin için “Neden?” sorusu ve sonuna kadar yürümelisin bu yolu. Hemde ağır adımlarla, önceki koştuklarına inat. Yapışmalısın hayatın yakasına, bırakmamalısın peşini, güneşin doğacağına inanana dek…

30/08/2002

Çıkamıyorum yine içinden ‘hayatım’

Hayat. Yaşanılası gereken, tadı bir çiğ tanesi içine saklanabilen, bazen bir küçük hüzün ya da mavi bir mutluluk olan. Bir yerlerde bıraktıklarımızı düşününerek geçirilen zamana karşın, bıraktıklarının seni düşünmediği zamanı kıyaslamak belliki en adili, hayatın büyük bir parçası. Hayat, herkesin anladığı kadar işte. Anlaşılması gerekenlerin hep bir yerlerde unutulması gerektiği, işimize gelmediği için değil, yaşanılanların tadından olsa gerek. Bırakıp gitmek geride, tutulası gerekenleri ise hayatın başka bir kısmı, akıp giden zamanın başrolünde oynadığı, bol oyunculu tek kişilik bir oyun yani.

‘Hayatım’ ise bambaşka bir zaman parçası olmalı, bir insan hayatında. Birisine söyleyebilmek böylesine güzel bir kelimeyi ya da hayatınızda olabilmesi hakedecek birilerinin, güzelliği içinde saklı dediklerinden hani. Hayatım, ömrüm, herşeyim ki bunlar gerçek anlamlarını taşıyamazlarsa kullanıldıklarında, kullanıldıklarında ki güzellik kadar sıradanlaşırlar değmeyenlerin ağzında. Ondandır ki hakkını vermek lazım anlamlı kelimelerin. Demişseniz zaten birilerine ‘herşeyim’ diye, sanırım sizde ‘hayatınızın’ bir yerlerinde, güzel birşeyleri tadmışsınız demektir ki bu da ‘hayatınızın’ doluluğuna işaret eder.

Allah herkese dolu hayatlar yaşatsın, boşun içini göstermeden…

Eskisi gibi değil artık…

Karıştım işte yine

Geleceğin ne getireceğini bile bilmeden geçmişin acılarına razı geliyoruz. Bu işte bir terslik var. Bir şeyler yanlış gelişiyor hayatımda, bulamıyorum. Belki fazla melankoli, belki fazla yalnızlık, belki yaşanılanların fazla güzel olması, zaman zaman, belki de yaşamam gereken daha doğrusu hakkettiğimi düşündüğüm hayatı yaşayamamam (henüz). Kim bilir, belki güneş bir gün tam benim üstümden doğar, batmamacasına, bakarsın yağmur yağar ıslatmamacasına beni, sırf üşütüp hasta olmayayım diye, bir sakin zaman arasında yürürken altında. Ya da gökyüzüne bakarken “mavi” bulutlar görürüm bir gün, bıraktığım gün batımlarından kalan hayatın kızarmış yanına değen.

Umutlarım var. Gelecek, umudun dayandığı tek nokta. Benim umutlarım geçmişe dair, gelecekte bulacağım geçmiş. İnsan bugünden umut edemiyor, illede gelecek olacak. Beklemek hoşumuza gidiyor belkide, bırakamadığımız bir hayalin gerçeğini bulabileceğin bir zamanı beklemek, sessizce, sabırla. Bir gün karşına çıkarsa ne yaparsın dediğin insanların içinde gezindiği ve senin hayal olmasına rağmen onlardan kaçtığın bir zamanı bekliyorum. İçindeki olasılıklar hoşuma gidiyor, ola-ma-salıklar arasına karışmış gerçek bir hayatın, sahte yüzünü seviyorum işte.

Hep güneşi karşılamak isterdim küçücük yüreğimle, bir gün güneşi yolcu ederken farkettim umudun da yaptığım yolculuklarda kaybolduğunu. Bir pazar sabahı sessiz bir sokakta bisiklete binmeyi kendi kendine öğrenmeye çalışan o yalnız çocuğun hayatını özlüyorum, tam bıraktığım yerde. O çocuğun umudu ben değildim, rüzgar biraz sert esti ve ben umudu baıtda unutup biraz doğuda kaldım güneşe nazaran.

Bazen kendimden yoruluyorum, “ne çok…” diyorum kendime “ne çok düşünüyorsun” diye. Bundandır belkide özlemim geçmişe. Aldıklarının hiçbirini geri getirmeyen bir varlık var ortada, gözümün içine baka baka akıyor, acıtarak bütün yaralarımı.

Güzel acı

Bir koca hüzün oturdu göğsümün tam ortasına yine. Bir şeyleri bırakıp gitsekte arkamızda hep, sonunda yine de gelebileceğimiz yer hep ait olduğumuz yer oluyor. Her ne kadar bırakması kolay olan taraf, hep daha güzel bir hayat vaad etsede. Kopamıyoruz geçmişimizden, yaşanılanlardan, yanımızda olanlardan, gönlümüzdeki yamalara sebep olanlardan. Her seferinde koca bir delik açılıyor tam ortasında kanayan yüreğimizin, ve ancak zaman kapatabiliyor o boşluğu. Bir yerlerde, bir şekilde tekrar karşımıza çıkıyor sonra, bir bakıyoruz ki, delik biraz daha büyümüş. Sonra bütün gücümüzle tekrar çağırıyoruz, derdimize derman tek dostu. Ki bırakıp gitse bizi zaten o da başka bir yalnızlık.

Sonra kendimizi düşünüyoruz, acaba nereye aitiz diye. Sessizlik, bir cevap çıkmıyor yine. Bırakıyoruz kendimizi bir tarafa, sonra karşı tarafada dünyayı koyuyoruz, nedense hep bizim taraf ağır basıyor, dünya havada kalıyor. Nedenini anlayamıyoruz başlarda, sonra sonra çıkıyor incesi terazinin, arkamızdan gölge olan anılarımızmış oysa asıl ağırlık yapan. Bizi bırakmıyorlar nereye gitsek, ne yapsak da. Aslında biz değilmiyiz herseferinde yanımızda görmek isteyen, ve yine biz değilmiyiz, onları buluşturan bir kuytu deniz kenarında kendimizle.

Oturmuşuz bir sahile, derin derin dalıyoruz denize oturduğumuz kayaların üstünden. Dalıyoruz kendi sınırlarımızı zorlayarak gidiyoruz daha derine, daha. biz indikçe birisi bakıyor bize daha derinlerden. Biz indikçe o uzaklaşıyor bizden, belki de hiç dalmamalıydık karanlıklarda, o güne kadar hiç dinmemenin verdiği yorgunlukla bize bakan durgun sulara. Bilemiyoruz…

Çıkıyoruz yine yamanmış olarak sulardan, sırılsıklam olmuşuz, ortada güneş yok. Etrafımızda da göremiyoruz kimseyi, tutunamayanlardan başka hayata. Yaşayamadıklarımızı düşünüyoruz sonra inceden. Şikayet ediyoruz kaderi kendimize. Bir sonuç yok yine…

Sayfa 1 / 11