Monthly Archive for Nisan, 2006
Bazen en çok ihtiyaç duyduğumuz insanlar, en az tanıdıklarımızdır.
Bir yerde duymuştum bu güzel sözü ki, bugunlerde doğruluğunu daha iyi anlayabiliyorum. Size de oluyor mu bilmiyorum ama bazen insanın hayatında bazı anlar oluyor; dünyadan kopmak, bilmediği görmediği bir yerlere gitmek, tanımadığı insanlarla konuşmak, yaşanılmaması gereken şeyleri yaşamak, karşılaşılması belki de imkansız insanları bulmak istiyor(um). Belki siz bunun adını değişiklik yapma isteği koyabilirsiniz ama benim için öyle değil. Ben sahip olduğum şeylerle mutlu olan birisiyim ve ol(a)madıklarım için üzülebilecek birisi değilim. Bir de var olupta kaybedilmiş olanlar var, yani herhangi bir kategoriye sokmak istemediğim şeyler, yani geçmişimin acı yanlarını yüzüme çarpan şeyler, yani soğuk bir kış gecesi oturduğum odanın penceresinden bana bakan şeyler, yani durup dururken aklıma gelip bana en yukarıdaki cümlenin doğruluğunu hissettiren şeyler.
Gariplikler üstüne bir hayat işte…
Durup dururken bir gün aşk çıkıp geliyor, selamlıyor seni yerlere kadar eğilerek. Sanıyorsun ki kollarından tutup seni göklere çıkaracak, gezdirecek oralardaki boş evleri, sonra sen beğeneceksin ve yerleşeceksin bu dünyadaki en sevdiğinle, o güzel evlere, yaşayıp gideceksin sormadan, düşünmeden gerisini. Sanıyorsun ki o günden sonra bir daha hasret uğramayacak kapına, ya da bir daha hiç üzülmeyeceksin, hani ayrıldın ya artık kendi mahallenden, yerleştin ta yukarıdaki evine.
Bir gün uyanıyorsun, bir de bakmışsın ki aşk çekip gitmiş hayatından mesela. Bakıyorsun sağına soluna, yatağın altına, hiç bir yerde yok. Düşünüyorsun sonra tek başına, n’oldu diye. Hatırlamak istiyorsun, hayatından bir an bile çıkmamış herbirşeyi. Dedim ya birgün uyanıyorsun bir bakmışsın aşk gitmiş, yerinde eski bir dost. Yalnızlık. Uzun bir ara veriyorsun hayatına sonra, biraz orada biraz burada ama hep yalnız. Tek başına, yalnızlıkla…
Çok iyi anlaşıyorsunuz tabi yalnızlıkla ilk başlarda ki sana hep eskiyi hatırlatıyor diye. Günler gözyaşıyla geçiyor, yukarılarda bir bahçeden düşen. Vakit diyorsun sonra, bakıyorsun saatine hayatın. Geç kalmışsın bu sefer de bir kenara bırakılmış hüzünlere. Ve yine de arıyorsun o tanıdık hüzünleri, bir yabancının hayatında bırakıp gittiği bütün ince çizgilerin içinde, biraz farklı olsaydı keşke bile diyorsun ve belki de pişman oluyorsun doğduğuna ya da onun için yapamadığın her bir şey adına. Sen mutlu ol diyorsun yeter, derinden, sessizce, kimse duymasın diye, eğer duyarlarsa yalancı olduğunu anlamasınlar diye…
Çok uzun zamandır takmadığım saatim yine güneşin doğuşunu gösteriyor, ağızda ekşi bir tad bırakan bir ülkede. Saat takmıyorum artık. Belki saatin anlamından belki de “saat”in anlamından. Henüz bulamadım ama bir ara kesin bulurum, bakarken kendimi o saate, düşünürken nereden nereye diye. Bende ne korkakmışım ama. Bir şarkıdan, bir mekandan, bir şehirden, bir saatten, bir kitaptan, bir bir bir… Ha bir de şiir var korktuğum derinden.
Ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi
Şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık…Refik Durbaş
Bazen okumaya kıyamıyorum, içine gömdüğüm anılarımın incinmesinden korkarak, bazen bir bakıyorum kendimi kaybetmişim bu satırların bana getirdiklerinin kenarında, bazen dalıp gidiyorum güzel ülkemin maviliklerine. Bulamıyourm nedense yolumu gün ışığında, sanki karanlıkların içinde kaldıkça, içime siniyorlar ve ben daha bir kayboluyorum zifirinde siyahın. Korkuyorum demiştim daha önceden defalarca, bir çok insanın “korkuyorum” deme korkusuna karşın. Beni bozmuyor böyle şeyler, nasıl hissediyorsam öyle çıkıyor dudaklarımdan. Ama maskemi sadece burada bırakabiliyorum masaya, sanki kimselerin beni bulamayacağı, bir küçük adada yalnız başımaymışım gibi.
Bir ada özlüyorum, bir deniz, bir söğüt ve de.Tutunamamışlık koysalar da adını, ben hayata korkularımla tutundum. Bir ucu bana değiyor korkularımın, bir ucu yıllardır görmediklerime. Umudu getiriyor bazen korku, hani hiç acımadan çaresizliği getirdiği gibi. Ben yine de tutunmak istiyorum korkularıma, bunca yılın yaşanmışlığına rağmen…
Yürüyorum hasretin, acının üstüne
Sığmıyorum dünyaya, dar geliyor
Geceler mi uzadı, bu karanlık ne?
Gönlümün bayramları, şenliği söndüSeni kimler aldı, kimler öpüyor seni
Dudağında dilinde ellerin izi varSezen Aksu
Geçekten de öyle mi? Bu kadar kolay mı ya da yaşananları bu kadar kolay sanmak hayatın bir parçası mı? Evet, aklıma gözlerin geliyor, gülüşün, öpüşün, iç çekişin. Düşünmek istemedim hiç bir zaman, en büyük korkularımın gerçek olduklarını görmek istemedim, sana kavuştuğum uykularımda bile. Ama… Ama sanırım artık çok geç ki, artık aşk acısından soğudum, bütün melankolimi bir kenara bırakıp. Özlüyorum fazlasıyla zaten, bir de düşünüp derdimi koymak istemiyorum, akşamın o koyu karasına. Bazen herşeyin bitiğini ve artık “Acı Hayat” olmadığını hayal ediyorum ki, mutlaka bir köşeden çıkıp yetişiyorsun ucuna. Dokunamıyorum artık bir kenarına hayatımın, uzakta, yalnız bırakılmamış bir parçasına. Aslında şöyle bir bakıp şarkılara, bırakıveriyorum kendimi tadına o garip hüznün.
Bazen bir kaç notada, bazen ucu hiç yanmamış bir resmin ortasına bırakıyorum kendimi, tam senin başucuna. Bakıyorum sessizce. Bakıyorum derin derin, yeşili görüyorum bütün özlediklerimi bir çırpıda anlatabilen gözlerinin taa içinde. Donuklaşmış gibi sanki bakışların, o kadar uzaktan bakmama rağmen çok net olabiliyor bazen görünenler, bir başucu resminden hissedebildiklerim. Bir bayram hevesi bile kalmamış artık sende sanki, belki yaşadıklarından belki de yaşayamadıklarından. Bir kenara koyup hayatımı, çıkıp bulmak istiyorum seni, ayrılırken kaybolduğum sokaklarında, deniz kenarı bir şehrin ve boğulmak istiyorum artık hasretin bıraktığı duru sularda, hiç bir şeyden pişman olmamacasına…
Acaba yaşadıklarımız mı yoksa zaman mı veriyor genişliğimizi, önceden hayatımızı zindan eden şeylere karşı?
Çoğumuz hayatının bir parçasını bırakmıştır bir yerlerinde zamanın
Bir şarkının sözlerine gömeriz ya da vakitsiz unuturuz yalnızlığı
Belki de hüznüne güvendiğimiz dumanlı bir ezginin
Kaçabilmek umuduyla dinlemedik mi hep özlemleri
Ve biz değil miyiz unuttuklarımızı hep hatırlayan
Arsız bir zaman arasında…
yazmıştım Ahali‘ye.
- Baba, ben ölecek miyim?
diye sordu. Cevap veremedim.
Bazen farkında olursunuz, hayatınızın nereye aktığını, Allah’ın alnınıza ne yazdığını ya da yarın sabah ne yapacağınızı bilemeseniz de, planlarınızın farkındasınızdır. Benimki de sanırım böyle birşey. Nelere olacağına dair birden fazla planım var, eğer kaderimle bir yerlerede buluşubilirsem.
Aileme kavuşacağım mesela, dostlarımla buluşacağım, hiç ayrılmamışcasına. Özlediğim yerlerde dolaşacağım ki ilk başta köyüme gitmek istiyorum. O güzel Karadeniz’in yeşilini özledim, eğer hala bıraktığım gibiyse. Yaylaya çıkıp sadece oturmak istiyorum o mutlak sessizlikte. Oralarda düşünmek istiyorum ya da planlamak geleceği, bir klarnet eşliğinde. Mezarlara gitmek istiyorum, uğurlayamadığım güzel insanları yani. Öyle çok şey istiyorum ki, mesela bu çocuğun sorusuna cevap vermek bana kalmasın istiyorum, ölümü tadacak bir nefsin sahibi olarak.
Hani herkese diyorum ya, hayat bir zaman meselesi diye, yanlış olaylar olmuyor genelde hayatımda nedense hep yanlış zamanlar var, olmamaları gerektiklerine inanmama inat. Vardır diyorum yine de bir hayır, ama üstüme çöküyorlar, tek tek ve hep birlikte boğuyorlar beni bir akrep ve bir yelkovan arasında.
Korkuyorum.
Eski bir dost geldi çaldı kapımı bu gece, sakin sakin otururken yalnızlığımla, aşağıdaki şiiri bıraktı kendi hatıralarının yanına. Sözleri çok derindi benim için, narin seçilmiş, şimdi tekrar tekrar dinliyorum, daha da bir derinleşiyor ben ulaştıkça anlamına. Eskiden ne çok dinlerdim, şimdi çok daha bir anlamlı geldi…
Deniz kıyısında bir martıyla konuşurken görüyormuş dostlarım beni sürekli,
Bir kaptanım çünkü, kağıt gemilerden emekliGülemedim ki hiç hasta yatağının başında
Haberi bu yüzden yoktur annemin sol yanağımdaki gamzedenKomidinin stündeki ilaçların sayıları arttıkça
Kutularından yaptığım gökdelenin uzamasına seviniyorum
Ve bilmezdim
Annemin yaşantısındaki renkliliğin
Yalnızca raflara dizili kavanozların içindeki reçeller olduğunuBilerek mi yanına almadın giderken
Başının yastıkta bıraktığı çukuru
Güveniyordum oysa ben sevgimize
Vapur iskelesi ya da tren istasyonundaki saatin doğruluğu kadarBeni senin gibi bir de annem terketmişti
Ki göbeğimde durur onun yokluğundan bana kalan çukur
Sıralanmış saksılar vardı limana bakan penceremizin önünde
Ve çiçekler arkasında ekmek kırıntıları serpen martı yüzlü bir anneTerasta toplanan kadınlar limandaki beyaz geminin ışıkları yanınca
Dedikodusunu yapmayı unuturlardı
Tam o saatte sokaktan geçen yazlık sinemadaki biletçi kızın
Annesinin dizlerinin dibinden hiç ayrılmayan uslu bir çocuk gibidir
Limandaki deniz
Ama sokağa çıkıp dalga olmak geçer yüreğindenHiç bir bardakta dudak payı bırakmadınız bana
Bir kaşık sesini bile çok gördünüz şekersiz içerek çaylarınızı
İki çocuk rahatlıkla oturduğumuz kapının eşiğine
Kendi başıma zor sığıyorum bugün
Büyüdükçe insan yalnız mı kalıyor ne?Kabuğunu koparmadan ne bir elmayı soyabildim
Ne de iyileştirebildim bir yaramı
Ama karşıma çıkınca kızmadım hiç elma kurduna
Bendim çünkü bıçağı saplayan onun yurdunaBüyüklerle ben yapamıyorum
Çocuklar da almıyor beni oyunlarına
Devlet dairesinde yangından kurtarılmayacak sıkışmış bir çekmece gibiyim
Açılamıyorum sanaKardeşiyle sokaklarda hep bir örnek giydirilen
Sen nasıl sevmezsin eşitliği
Yürürken düşen çoraplarınıaynı hizaya getirmek için
Annen değilmiydi önünde diz çökenYol kenarlarındaki yağmur mazgallarını kumbara sanıp
Harçlığımı atardım
Bu yüzden en çok denizden alacaklıyım…
Volkan konak - Martı Yüzlü
(Bildiğim kadarıyla şiirler Sunay Akın’a ait, aslında birden fazla şiirin karışımı güzel bir şey işte, şöyle doyulası tadına derinden, sessiz)
Yine ara vermişim hayatıma, kaldığım yerden devam yine. Yine “bilmiyorum” diye başlayacaktım ki cümleye, ne kadar çok şeyi bilmediğimi farkettim bir kez daha, çevremdekilerin “o bilir” aldatmacasına rağmen. Aslında onlar için bilinmesi gereken çoğu şeyi biliyorum sanırım ama kendi adıma, kendi hayatıma dair bilmediğim çok şey var, benimle beraber kimsenin bilemediği şeyler.
Acaba bütün bunlar özgüven eksikliğinden mi kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Ve cevap yok yine. Ve çoğu zaman sorduğum soruları benden başka duyan olmuyor. Belki çok sessiz düşünüyorum, belki de o kadar yakınımda kimsenin olmamasından kaynaklanıyor.
Eskiden beri savunduğum bir şey var:
“Herkes bilmesi gerektiği kadar bilmeli”
Bu bilinmesi gereken şeyler benim hakkımda olabilir, çevre hakkında olabilir, hayat hakkında olabilir ya da bilinmemesi gereken şeyler hakkında. Sanırım bunun sonuna kadar savunucusu olacağım ki her zaman faydasını gördüm. Ama anlamadığım nokta, “peki ben de mi bilmemesi gerekenlerdenim? Yani en azından kendi hayatım hakkında.”
Şimdi bana cevap verebilecek arkadaşları bekliyorum, yine bilmediğim insanlardan bilmediğim cevaplar istiyorum yani…
Zaman. Aynı anda hem bu kadar çabuk geçip hem de bu kadar geçmeyen başka bir şey daha var mı acaba? Bilmiyorum size de olur mu ama bana genelde hep böyle oluyor büyüdüğümden beri. Zamanımı o aralar kaybetmiştim derin denizlerde. Dalıp çıkamadığım duvar saatlerinde bırakmıştım ümitlerimi. O zaman bilmiyordum bile hayatın daha da acımasız olabileceğini ki, o zamanki acılar herkezin yiyip yutabileceği cinsten de değildi. Aslında acı demek doğru olmayacak, sanırım “korkular” demem daha doğru olacak. Peşini bırakmayan sevgi korkusu.
Eskiden hiç böyle değildim. O zamanın küçük korkularımı rüyalarımda büyütüp siyah canavarlara çevirdiğimi çok sonraları farketmiştim, hep dizimde ağlayan birisindense dizinde ağlayabileceğim birilerini ararken hani. Hangisinin daha kolay olduğunu çözemediğim zamanlardı yani, hayatın kolayını zorunu bilmeye çalıştığım zamanlar.
Hep bir pencereden bakmak istediğim güzel günler gelmiyordu bir türlü, hani şöyle oturup bir ahşap evin içinde, bir dere kenarında ve çağıldayan suyun sesine karışan bir yağmur ezgisini dinlerken bakmak istediğim gökyüzünün ait olduğu o güzel günler… Belkide gelmiştiler de ben görememiştim, hani olurya bazen tutulur kalırsınız, vermeniz gereken tepkileri veremezsiniz, bağırmak istersiniz sesiniz çıkmaz ya da “kal” demek istersiniz ağzınızdan çıkan “git”in inadına.
Ama olmaz işte olması gereken hiç bir zaman, olsaydı zaten burada olmazdım di mi? Bu noktada bir soru sormak gerekir işte: “Acaba o gün olması gereken bu muydu?”
Halbuki ne kadar çok bağırmıştım içimden, gitme diye kendime, ve bir o kadar da sana söylemiştim, kendimden ayrı. Sen, bırakılmış zannettin kendini, bendeki sessizliğe aldanıp. Ben senin gürültünü hayal edip durdum yıllarca, sessiz kalmak zorunda bırakılmışlığımdan ayrı, tıpkı önceki zorunluluklarımdan kalan o kalın sızı ile içimde. Olmadı. Olamadı dedim bana…
Giden mi sürgün, kalan mı?
Var mı bir güzel bir insan oralarda, bana açıklayabilecek üstteki cümleyi, hakkını vererek, şöyle bağıra bağıra…




Söylenmişler
RSSsezgi, DAMLA, orhunb, şahin, orhunb [...]
Yavuz
İbrahim Ömür Copcuoğlu
Masal, orhunb, mihman, orhunb, mihman [...]
Masal, orhunb, insansan, orhunb, DiShYy_ShEyTaN [...]
Masal, orhunb, revival, orhunb, revival [...]