Monthly Archive for Mart, 2006

Şirin yaratılmışlar

İstanbul Kanatlarımın Altında…

Sizin de var mı? Hani olurya bazen, korkarsınız, karanlıktan mesela, ya da güneşten, bazen sudan korkar insan, bazen bir köpekten. Kimisi vardır hele insandan korkar, yani asıl korkulması gerekenden. Kuştan, böcekten, ağaçtan, belki gökyüzü üstüne düşer diye maviden korkar insan. Benimkisi sanırım bambaşka. Ben bir filmden, bazen bir şarkıdan, bazen bir sesten korkuyorum. Ama sanırım bu ara en çok bir filmden korkuyorum. “İstanbul Kanatlarımın Altında” Hani korku filmi değil ama insana hayatta yaşadıkları hep korkunç geliyor işte. Sanırım Hezarfen Ahmet Çelebi olamadım, ilk uçan yani. Ama onun filminde en azından ben de uçmuştum bir yerlere, ilk seyrettiğimde. Kanat vermemiştiler girişte, ben kendi kanadımı kendim götürmüştüm ki filmde ola ki uçmayı gerektirecek şeyler vardır. Mesela acemiliğin verdiği o tatlı duygu gelip konmuştu ellerime. Ya da karanlığın içinde saklı o gizem dokunmuştu yanağıma. Sonradan düşününce zaten işin ne kadar komik olduğunu anlıyor insan, aynı zamanda saflığın güzelliğinin farkına varınca hani.

Şimdi film bana bakıyor, ben ona… Arada bir fark var ama ilk seyirle birazdan olacak seyir arasında. Bu sefer ben korkuyorum, ilkinde ki bütün cesaretsizliğime rağmen. Korkuyorum çünkü bu sefer kanatlarım yok. Bu sefer kendimi yüksek bir yerlerden bıraktığımda düşeceğim çok açık. Bu seferki yükseklikde az değil yani düşünce ya sakat kalırım ya da ölüm bulur beni havada. Korkuyorum işte bu sefer, bir filmi seyretmeye korkuyorum. Yalnızlıktan sıkıldım artık, korkuyorum kendimden…

Doğumgünü…

Yine vaktinden önce yazılmış bir doğumgünü mesajından sadece bir bölüm, aslında özelde kalması gerekirdi ama zaten yalnız değilmiyiz hepimiz tek tek ve hep birlikte…

Güneş yüzünü göstermeye başlamışken burada , umarım hayat sana güneşli güzel yüzünü gösterir bundan sonra. Korktukların umarım sadece umut ettiklerin olur ama yine umarım hiç bir korkun gerçek olmaz bundan sonra. Umarım “unutmak” denen o garip duygu, geçmişte yaşadığın bütün acılar için, unutmak istediğin her şey için bir güzellik olur hayatında. Umudun olur inşallah ….., hiç bir şeyden çekinmeden yaşayabilmek için, ya da uğruna yaşayabilmek için bir şeylerin, mesela huzur için, sağlık ya da mutluluk için yani, ya da zenginlik olur bir ara, bazen de sevdiklerinle olmak hani.

Yalnız değil ki…

Kim bekler…

Bir insan çizmek istiyorum bir ağacın o ihtiyar gövdesine. Vaktinden önce geç kalınmış bir yalnızlığı gözlerine hapsetmiş, kulaklarında hala eski bir ezgi olan güzel bir insan görmek istiyorum orada, yalnız başına bekleyen.

Ağaca yaslanmış, bir kolunda bir saat, eskilerden durmuş, belkide en güzel anında hayatın kaydetmiş bir şeyleri bir akrebe bir de yelkovana. Belki bir yerlerine sıkışmış kalmış anılarının, belki de bırakamamış bırakılması gerekenleri vaktinde. Değilmiydi zaten herşey bir zaman dengesi ki kuramamıştı bir türlü o dengeyi hayatının hiç bir parçasına.

Bekliyordu, yalnız başına, bir söğütün altında. Aslında neyi beklediğini çok iyi biliyordu, hep birşeyleri beklediğini bilmesine rağmen bu sefer emindi işte. Emindi neyin gelmesi gerektiğinden, zamanını kestirememekle beraber.

Kimse bilmiyordu zaten, işin doğasına aykırıydı. Yine de beklemeye devam etti sanki bilincindeymiş gibi herşeyin. Ve sonra gözlerini kapattı ağırdan, kulaklarında inceden bir sela, ağacın soğuk yüzüne bakan köyün camisinden gelen…

Ne çok şey var, bir şeylere kahretmek için şu hayatta. Mutlu değilim ki, normalde küfredilmeyecek şeylere sessiz kalayım. Biliyorum bir çok şeyin vati gelmemiş, yazılanlar için akreple yelkovan üst üste gelmemiş henüz. Ama insanım sonuçta. Can yakan, yüreğimi ezen çok şey var önüme çıkan.

Nedense ne zaman bir şeyler yazmak için bu sayfayı açsam, aklıma hep başka şeyler geliyor. Sığındığım kelimeler hep başka oluyor asıl sığınılması gerekenlerden. Ve içim acıyor, yapamadığım bir dolu şeye.

Çocukken bir tek ince hastalıktan ölünür sanırdım
Dilini ve yönlerini bilmediğim bir ülkede
Metroların rüzgârında anladım
Hasretten de ölünebileceğini
Ve gördüğüm her boş alana
Eksiksiz çizebileceğimi özlediğim her bir şeyi

İclal Aydın

Sanırım bu şiirin yeri bambaşka, ve yine sanırım ki bir çok insan derinliğini anlayamıyor. Allah kimseye anlatmaz inşallah özellikle bugüne kadar anlamamış olanlara…

Başka bir şehir

Sydney, İstanbul gibi hani, karışık bir o kadar da güzel. Yine de hoş bir şey bir şehrin seni yalnız bırakmayacağını bilmek, ne tarafa dönersen dön, nereye gidersen git, bazı şehirler hep oradadır.

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
Aynı mahallede kocayacaksın;
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.

Konstantinos Kavafis

Sanırım benim bu şiiri okuyacağım Sydney’den başka çok şehrim var ama değil mi ki bir zamanların nefret edilenleri bir şeyleri senden aldı götürdü diye, bugünün en çok özlenenleri?

Teşekkürler 2

Yeni keşfettim, Ali Sarı beni dost mekanlarına koymuş.

Kendi kendime yazarken buralarda, biraz garip hissettim. Hani geçenlerde de demiştim ya, yalnızlığımı paylaşan birileri varmış benden habersiz diye. O zaman mutlu olmuştum, şimdi daha da mutlu oldum. İnsan ne garip bir varlık…

Teşekkürler Ali Sarı ve yine teşekkürler yalnızlığımın üst kısmı.

Ankaralı olmak…

Az önce gelen bir mail, sanırım bu kadar güzel anlatılır Ankaralı olmanın ne demek olduğu.
Elbette arada yetişemediğim maddeler de var ama sanırım çoğu için gönül rahatlıyla en son cümleye katılırım. Özledim, çoook…

Eeee bu mail sadece Ankaralilar icin…

Ankara’li Olmak…

Eger Akun Sinemasi’nda zar zor yer bulup en onden film seyrettiyseniz..
Simdilerde Gazi Hastanesi’nin oldugu yerdeki ormanlik arazide futbol oynadiysaniz….
Amerikan pasajindan taklit kot, parfum, sampuan aldiysaniz..
Levis, McDonald’s acildiginda (Ataturk Bulvari) kapilarindaki kuyrugu gorduyseniz ve hatta girdiyseniz….
Zafer Carsisi’nin altindan elden dusme kitap, dergi aldiysaniz…
Kurtulus Parki’nda bir buz pateni sahasi oldugunu biliyorsaniz ve oraya kaymaya gitmisseniz….
Kizilay’da, tup gecidin orda ufacik pul gibi bir seyle kus gibi oten adami biliyorsaniz….
Koprulu kavsagi, metro duragi olmayan bir Ankara size normal geliyorsa….
Bahceli yediye sadece o civarda oturan bir arkadasi ziyaret etmek icin gittiyseniz…
Ilk kumpiri Tunali’da Kitir’da yediyseniz….
Doneri, Sakarya’da Hosta’da yemeyi seviyorsaniz …
Margharita Pizza’yi, Korfez Pastanesi’ni biliyorsaniz…
Eskisehir Yolu’nun 2 seritli ve bos halini biliyorsaniz… Arkadaslarinizi en az 10 yildir taniyorsaniz…
Hala 9′da karar verip 9 ceyrek seansina yetisiyorsaniz… Bunu zavalli Istanbullulara anlatirken buyuk keyif aliyorsaniz..
Airport Disco’nun acildigini hatirliyorsaniz….
Nuans Bar’da, A Bar’da canli muzik dinlediyseniz…
Ziya Gokalp Caddesi’nin orta seridinin sadece otobusler icin oldugu
ve lastik izinde dalga dalga goctugnu gormusseniz…
Kugulu Park’taki salincaklarda sallanip, balon ve kagit helva
aldiysaniz…
Karum’un icinde piyasa yaptiysaniz, Coook Seker acildiginda kosa
kosa gidip bir torba seker aldiysaniz…
Yilbasinda Vakkorama’yi hep gezdiyseniz…
Vakko’nun, Gima’nin, YKM’nin onunde birileri ile bulustuysaniz…
Segmenler haftasonu aile eglenceniz olmussa…
Eskisehir Yolu’nda Sogutozu Koprusu’nun sadece bir ufak kavsak
oldugunu hatirliyorsaniz…
Bilkentsiz bir Ankara dusunebiliyorsaniz….
Oran’a giderken, “Ulan buralar da ne sehir disi be..” dediyseniz….
Hava kirliliginden dolayi okullariniz tatil edildiyse ve siz o gun
hic eve girmediyseniz…
Eski Deutz servis otobusleriyle okula gittiyseniz….
Anadolu Lisesi sinavina girerken sadece iki lise tercihi
yapabildiyseniz….
Golbasi’na yemege degil, piknige gittiyseniz…
Turizm Bakanligi binasinin yerinde tarla oldugunu hatirliyorsaniz…
Otobuse Ulus’taki gardan binmisliginiz varsa…
Genclik Parki’nda birilerinin nikahina gidip, havuzunda bisIklete
binip, aksam da lunaparkta ucan sandalyelere, galaksiye, carpisan
arabalara binmisseniz…
Okul gezilerinde mutemadiyen Anitkabir’e, Anadolu Medeniyetleri
Muzesi’ne, Resim Heykel Muzesi’ne, Ataturk’un evine, Meclis’e gitmisseniz…
AOC’de icindeki kafeteryadan findik fistik alip maymunlara verdiyseniz, filin o civileri atlayip atlayamayacagini hesap ettiyseniz…
Cikista kofte ekmek, uzerine de AOC dondurmasi, pamuk seker yediyseniz…
AOC’deki tren yolunda tren gecerken beklediyseniz…
Kugulu Pasaji’ndan alisveris yapip, Aynali Carsi’daki pet shoplari gezmeyi adet haline getirip, ordan poster alip siyah cerceve ile cercevelettiyseniz…
Metro insaati sirasinda Kizilay’in trafige kapatılıp koskoca Ataturk Bulvarina eski banliyo trenlerinin vagonlarinin yerlestirilip onlarin Cafe & Pastahane yapildigini hatirliyorsanız ve hatta soguk kis gunlerinde orda bir fincan cay veya sahlep icip simit,tost ve sandivicinizi yediyseniz…
Atakule’nin insaat halini gorup, acildiginda kosa kosa her hafta sonu oraya gidip Dreamland jetonlari biriktirip hediye almaya calistiysaniz…
Meram Pastanesi’nden dondurma yediyseniz…
Kolej – Yukselis cekismesini hep yasadiysaniz…
Devlet okulunda okuduysaniz “Siz parali biz beles ….. kolej..” diye bagirdiysaniz….
Ankara disinda hic bir yerde simit yemekten zevk alamyiorsaniz ve simide en yakisan icecegin ayran oldugunu biliyorsaniz…
Yolda para saymaktan korkmuyor, cantanizi nasil takacaginizi hesap etmiyorsaniz…
TRT 23 Nisan Cocuk Senlikleri’ni canli seyrettiyseniz, hatta ekipteyseniz, yurtdisindan size arkadas geldiyse…
ODTU’ ye kimliksiz girme numaralarini biliyorsaniz…
Meclis kavsagini arabada ya da otobuste yaklasIk 45 dakikada gecmenin ne demek oldugunu biliyorsaniz…
Anittepe size Anitkabir’i oldugu kadar yuzmeyi de ifade ediyorsa…
Aylik kartla otobuse sinirsiz binmenin tadini biliyorsaniz…
Evinizin bir yerlerinde Dost karti duruyorsa ve o karti almak icin senet imzaladiysan…
Bu saydiklarimiz icinizi sizlattiysa ve son cumleyi tahmin ediyorsaniz…

Ankaralisiniz demektir. Otuzunu gecmis….

Her kim yazdıysa ellerine yüreğüne sağlık…

Gitme…

Aslında uzun bir senaryo var, buraya koymak istediğim. “The Patriot”, vatansever yani filmin adı. Mel Gibson oynamış, bana seyretmek yeni nasip oldu. Uzun film boyunca yalnızca bir sahne beni çok etkiledi. O da küçük kızından ayrılırken yalnızca bir “güle güle” demesini isteyen bir baba ile o an hiç birşey söylemeden babasından uzaklaşan ama içten içe içindeki herşeyi haykırmak isteyen küçük kızın ayrılık sahnesi, sırf babası gitmesin diye hani.

MARTIN
Just a little goodbye? One word?
That’s all I want to hear.

İki insan vardı filmde benim için dikkat edilmeye değer. İkincisinin özelliği birinciye bağlıydı. Yapmak istenen şeyle, yapılması gereken şeylerin ne kadar farklı olabileceğinden bahsediyordu işte, tıpkı benim hayatım gibi. Ve nedenini anlayamıyorum ama bu aralar (son 4 yıldır) biraz fazla duygusalım. Eğer bir yerlerde küçük bir çocuk varsa, ağlamaklı, hemen etkileniyorum, içimden birşeyler kopup gidiyor durduramadığım. Bu sahnede de öyle birşey vardı. Filmin içine girip Martin’i durdurmak istedim, gitmesin diye bir çocuğun bütün hayalleri uzaklara. Belki benim hayatımdaki durduramadıklarımın acısını çıkartmak istedim 20 saniyelik bir film karesinde. Olmadı yine…

SUSAN
Please, Papa, please don’t go
…. I’ll talk to you, I’ll say
anything you want, just tell me what
you want me to say, I’ll say
anything, I promise, please, Papa, just stay…

Öncekilere inat

Bir çiçek olarak baktım sana hep,
kırılgan, narin…

Bugün 11/03/2006

:) Bu mutluluk için değil kendimi komik bulduğum içindi. Hani derler ya düşünmek iyidir diye, yalan! İnan bak, ne kadar düşünürsen o kadar batıyorsun derine, içinden çıkamayacağın bir boyut alıyor hayat, bir girdap gibi içine çekiyor seni hakkında düşündüğün o açıklamasız, o nedensiz, o öylesine şeyler. Sen her ne kadar hepsinin bir nedeni, açıklaması ve öylesi olduğunu bilsende, bir cevap bulamıyorsun hiçbirine.

Farklı bir gökyüzü altında iken bile düşünmen farketmiyor ya da neyi düşündüğün. Değil mi ki bazen hasretin önüne bile geçen, seni en çok yaralayan belkide bu hayatta. Hani demiştim ya zaman tamir edecek en çok kırdığı şeyi, kendisiyle çelişircesine.

Aslında bugün için çok başka şeyler yazacaktım, daha doğrusu önceden “ulvi bir görev için” hazırlanmış bir yazıyı koyacaktım buraya ama sanırım onunda vakti gelmedi. Ne çok şey var beklediğim tiktaklarını saatimin için. Nasılda kendim gibi yazıyorum ama, yıkık, dökük. İçimde beyazlar var üzerime düşen, olaması gereken siyahların karşılığı hani. Hep beyazdır ya zaten temizin, safın sembolü, bu sefer değil işte. Bugün başka olsun bakalım. Hatta bugünü tarihe yazalım hayattan alacağımız cevabın tam yanına…

Teşekkürler

Garip geliyor insana aslında, yalnız olduğunu zannederken bir köşesinden dünyanın derdine ortak oluyorlar. İşin ilginci, sen onların yanında olduğunu bilmiyorsun, belki onlar da senin. Ama bir şekilde paylaşıyorsun acılarını sessiz sakin. Güç veriyor insana, aslında böyle şeylerin internet ortamında değilde gerçek hayatta bile zor olduğunu düşünürdüm.

Az önce site istatistiklerine baktım da, birileri gidip geliyor Türkiye’den düzenli olarak. Buradan görülebilen bu kadar. Yalnızlığımın içinde, kimsenin haberdar olmadığını sandığım bu sayfanın, sessiz ziyareticilerinin birşeylerimi paylaşması yüreğimi okşadı. Teşekkür ederim, her kimseniz, her nerede iseniz.

Yalnızlık paylaşılmaz derler ya, sanırım ben bu site sayesinde yalnızlığımla çeliştim. Daha garibi yalnızlığımı kendimle paylaştığımı sandığım birler ve sıfırlar dünyasında yalnız olmadığını öğrenmek biraz olsun güç veriyor. Tekrar teşekkürler…

Geçiyor kum gibi…

İnsan işte…

Kaybetmek ya da kaybolmak. Acaba hangisi daha acıdır? Hani bir şey var ya “Giden mi sürgün kalan mı?” sanırım bunu bir yerlere gitmeden ya da kaybetmeden bir şeyleri anlamak oldukça güç. Acaba herşeyin bir vakti var mı gerçekten? Ya da vakti gelmedikçe hiç bir şey gerçekleşmiyor mu?

Geride bırakılanlarla geride kalanlar arasında nasıl bir ilişki var ve bu ilişkiyi anlayabilmek için illaki birinden biri mi olmak lazım? Ya bir hayalin peşinden sürüklenip güzel şeyleri bırakıp gurbet olmak belki de. Sırtına bin bıçak saplayıp, binine de aynı ismi vermek. Kaldığın yerden devam edebilmek meselesi yani. Öncenin farklılığına inat hayatını aynı şekilde bıçaklar arasında ve kalınmaması gereken yerde sürdürmek belkide.

Bir insanı en çok ne acıtırdı acaba? Eminim herkesin farklı cevabı vardır ama şu an beni en çok acıtan ama geçici olarak ama kalıcı olarak kaybettiklerim olurdu. Hayallerini kurduğum güzel günlerin bir çoğunun tekrar geri gelmeyeceğinin farkında olmak ayrı bir hüzün zaten hayatımda. Vaktin gelmesinden çok vaktin geçmesini istemek belkide daha acısı. Kim bilir belki tamamen yanılıyorumdur ki bütün acıların kaynağına serpilmiş su olurdu sanırım.

Hayal etmek önemli. Neyi hayal ettiğin çok daha önemli. Bazen acı bir gerçeği düşünüp ağlarsın, bazen ise günlerin geçmesine mutlu olursun bir çocuk masumluğunda gözlerinin içi güler hani. Çok uzun zaman oldu hüngür hüngür ağlamayalı. Kim bilir belki de yakıştıramıyorum ağlamayı her ne kadar içten özlesemde gözyaşlarımın tadını. Bazen düşünüyorum da, içten ağlamak için içten bir dost lazım belki de bir ana kucağı mesela. Dedim ya vakti gelmemişleri beklemiyorum artık.

Seçimler meselesi var bir de. Bizim yaptıklarımız, yapmak zorunda bırakıldıklarımız ve bir de yakından uzaktan alakamız olmayan ama en çok da bizi etkileyen yabancı seçimler var hayatımda. Kimi nereye oturtaman gerektiğini bilemediğin, yalnız bırakıldığın ve yalnız kalmaya çalıştığın kadar seçime zorlanıyorsun bu hayatta. Belki bütün bunlar adına yapılan seçimlerin sonucu olarak dönüyordur sana ve sen bunların hiç birinden haberdar bile değilsindir. Bazen acını bir dolaba asıp, bütün gücünle seçersin neyin nasıl olması gerektiğini ama hiç bir zaman da seçtiğin asıl yapmak istediğin değildir. Nedensiz bir pişmanlık kaplar içini olması gerekenler adına yaptığın seçimler yüzünden. Ve kimseyi suçlayamazsın kaderden başka. Belki sana yanlış zamanda gelmesinden belki de yanlış zamanda gitmesinden birşeylerin senden.

Yemen Türküsü

Sanırım bugüne kadar dinlediğim en iyi yorum, sesine herşey yakışan insandandı.
Şebnem Ferah
Mutlaka her arşivde bulunması gereken eşsiz güzellik.

Kaza geliyorum demiyor…

Gece gece wordpress’e geçeyim dedim ama sanırım bütün herşeyi batırdım. Neyse ki yedeklerim var, haftasonu hepsini geri yükleyeceğim inşallah.

Sayfa 1 / 11