Monthly Archive for Ocak, 2006

Kayra

Kayra geldi, hoşgeldi…

Mektup

Buralarda zaman kavramı yok artık, onun için rahat rahat oturabilirim yıldızların altında, sabah kalkma derdi olmadan. En azından dalgalar ne zaman istersen o zaman uyanacağım, bir çalar saatın sesini duymadan yani. Bırak artık yazayım sana rahat rahat bunca yıldır ne kaçırdığımızı ve bundan sonra neler kaçıracağımızı.

Aslında bu mektubu yazmak için çok geç kaldım ama içine mektubu koyacağım şişe ancak vurdu benim sahilime. Evet, adadayım, etrafım denizlerle kaplı, durgun. Ne kadar garip değilmi, kaderde yazılanlar için bir şekilde herşey organize olarak çalışabiliyor engel olabilmek için. Şimdi buradayım, uzakta, sensiz ve kırılgan. Kimbilir belki zaman onarır beni, aynı daha çok kırmayı başardığı gibi.

İnsan işte, garip varlık. Vaktinde hiç birşeyin kıymetini anlayamıyoruz, anladığımızda iş işten çoktan geçmiş oluyor hep. Her günü sanki yeniden yaşayacakmışız gibi yaşıyoruz hep, sabahları bir “günaydın”ı esirgiyoruz mesela, içimizi ısıtan, sanki yarın sabah bu hayata gözlerimizi açabileceğimizden eminmişiz gibi. Hiç acımıyoruz elimizdekileri harcarken, düşünmüyoruz bile. Vaktin geleceğini de hiç tahmin etmemiştik. Biz değilmiydik bilmemize rağmen geleceğini birşeylerin vakti, geldiğinde şaşırabilen ve hatta buna yıkılabilen.

Hayattaki yıkıntılar hiç bitmiyor, güzelliklerin ya da sevinilesilerin hiç bitmediği gibi. Ama nedense hep kötü şeyler kalıyor insanın hayatında. Hatırlayamıyor kolay kolay geçen bütün güzel şeyleri, tadına varılan o güzel anları. Vakit geç oldu diyor gözler, bir türlü karşıya bakamayan, baktıkları nokta yeri 20 cm geçemeyen gözler. Nedeni belli; kullanılması gerektiğinde gerektiği gibi kullanılamamış zaman. Hani herşeyi suçlayacak yapıya sahibiz ya, benim suçlumda zaman olsun.

Zaman, bir varmış bir yokmuş aslında. Kimbilir belkide hiç yoktu olamayacağı yerde, sokak aralarında, küçük bir evin soğuk odasında ya da bir deniz kenarında, hani bütün güzelliklerin yaşandığı yerlerde yani. Bügünden bakınca takvim yapraklarına, ya da yazılmış mektupların sağ üst köşelerine ancak hatırlıyor insan zamanın neresinde olduğunu ve bulunduğu yerin acımasızlığını dahada bir hissettiriyor yalnızlık. Bırakmıyor yakasını yaşanmış güzellikler, kimbilir belkide cazip gelen bir tek anın büyüsü o akılda kalan, yürekte olan.

Hayata dair biraz plan yapmak lazımdı düşmeden önce. Dediğim gibi bunu da biraz geç farkettik, yani iş işten geçtikten sonra. Artık plan yapacak tek şey var hayatta, yazmak. Sana yazmak mesela doya doya bakarken kağıda kaleme, bunların eline geçip geçmeyeceğini bile bilmeden içimden gelenleri, söylemem gerekenleri, yazılması şart olanları ve bilmek isteyebileceklerini ve artık yandığını kalan bütün gemilerin.

Şehir ya da Sihir

Yalancı Yarim

Bir Leyla, bir Şirin, bir Aslı gibi
Gençliğin tadını alamıyorum
Bir sarhoş, bir berduş, bir ayyaş gibi
İçtiğim kadehi sayamıyorum

Yalancı, yalancı, yalancı, yalancı yarim
Sevmiş bulundum seni sevmez olaydım

Üzülüp ağlama gönül haline
Bir ateş yetişir dünya malına
Güvenme sevgilim güzelliğine
Sonra ahım tutar kıyamıyorum

Yalancı, yalancı, yalancı, yalancı yarim
Sevmiş bulundum seni sevmez olaydım

Ne Olacak Şimdi

Hatırlıyorum. Aslında çok net yaşananlar, çekilenler. Bir güzellik için yapılanlar. Gözlerde olan çaresizlik, bekleyen gözlerde görünemeyen o acı duygu. Oysa ki bilindiğinde bütün işlerin nasıl kolay hallolacağının bilinmemesinin verdiği o dert.

“Beni mi alacak?”
Senin yaptıkların, onun yaptıkları ve o zor gece. Sabaha kadar telefonun bir ucunda o, bir ucunda sen, hayatın bütün zorluklarını beraber göğüslemek için verilen o savaş. İki dudağının arasında biten o değişik duygu işte. Bütün ısrarlarına onun ve bütün çabalarına rağmen yine de bir türlü, bir türlü ağızdan çıkamayan o kelimeler topluluğu. Bilsen ki, anlasan ki o da senin kadar çok istiyor, ama anlayamıyorsun işte. Ne istiyor ki sanki, ya da sen ne istiyorsun, ne istiyordun ve hala…

Mmmm

Kimbilir Kim

Bazen insan hayatı düşünür, yaptıklarını, yapacaklarını, umutlarını, hayallerini, hayatında olan diğer insanları. Diğerlerini yani hayatında olmayanlarını da. Bugün nedense olmayanlarını düşünmedim. Farklı şeylerdi aklımdakiler, paylaşılamayacak gibi olanlardan yani. Ondandır hayatımda olanlardan ziyade olmayanlara söylmek istemem. İnsan işte, hep paylaşmak istiyor, gerekli gereksiz herşeyi…

Mesela aklımda, hayatından çıktığım insanların hayatlarına tekrar girsem acaba nerede olurdum diye. İşin ilginç yanı hayatına tekrar girmek istediğim, artık olmayan insan sıkıntısı da var hani. Düşünüyorum, acaba nereye koyarlardı beni diye. Ne kadar içerde ne kadar dışarda. Bunların önemi olup olmadığını bile bilmiyorum gerçi. Ama sanırım eskisi gibi olmasını isteyebileceğim birisi var, hep vardı. Eğer olamayacaksak zaten bundan sonra olmasını istemem ama…

Ne bileyim yaa, insan saçmalıyor bazen boşluğa her düştüğünde olduğu gibi. Ama düşünsene, neler neler değişmiş hayatta, onun hayatında, benim hayatımda, geri kalanların hayatında olduğu gibi. Hiç bir hayat öyle kalmıyor. Hani küçükken gittiğin gençlik parkında çekilen resim kadar masum…

Vakit, Sevgi, Hayat

Ne kadar sever bir insan, ne kadar acır içi hiç çıkmamacasına kör kuyulardan. Ve ne zaman biter bu mahkumluk hayatın kendisine dair. Sevmek için neleri göze alabilir acaba. Mesela ölür mü, ya da yaşar mı? Hangisinin daha değerli olduğunu ne zaman anlar ya da. Vakti gelince dili tutulur mu mesela güneşli bir havada gölgesinden ayrılabilir mi? Zamansızlığın ne demek olduğunu, bir kol saatimi anlatır yıllardır takamadığı yoksa zamanın kendisi midir karanlıklarda, en çok ihtiyaç duyulduğunda güneşe? Bir tatil beldesinde mi bırakır sevdiğini ya da beklenmesi gereken yerde midir sessizce geçmesi gereken günleri bekleyen?

Sorduğun sorular kadar insansındır, bulduğun cevaplar kadar yanıtsız sorularına. Artık soru sormak istemiyorum mesela, yanıtını bildiğim ama kudretin sınırlarında dolaştığım cevapsızlığım yüzünden. Aslında artık sorulacak soru da kalmadı, bir yerlerde bekleyen de. Böyle geçmemesi gerekir bu ömrün, sonu böyle gelmez bu işin. Herşeyin bir yazgısı olduğunu da biliyorum ama bu yazgının birazda insanın elinde olduğunu da. Yazılmışların vakti gelince olacağının da farkındayım, kendime söylediğim yalanların da. Bakınca geriye göremiyorum artık kötü birşey, gelecekte görünmeyen güzel şeyler gibi.

Biliyorum az kaldı. Biliyorum, geliyorum.

Bana Kalan

370/1600 :) :(

Nasıl anlatsam

Yeni Yıl

Resimlerde kalması gerekenler vardı hayatımda, sadece bakılasılar. Bir de bırakılasılar vardı sıcak bir yeni yıl gecesi. Uzaklardan dokunurken yüreğime, ellerimden kayıp gidenler mesela. Uzaklarda kalan en yakınlarım gibi geldi yeni yıl. Ülkemin bu soğuk kışında, beni sıcacık güneşi ile karşıladı kapımdaki yeni yıl. Yalnız geldi bu sefer, yalnızlığıma dokunmak için, kimbilir belki de beni yalnız bırakmak için. Benden başka kimsenin duyamadığı gürültülerle geldi. Belki yanında biraz umut bile getirmiştir. Koca bir yıl için hiçbir şey aslında, alıp götürdüklerinin, götüreceklerinin yanında hiçbir şey getirdiği umut. Umudu olmayan birisi için çok şey olduğu gibi.

Sıcak bir dost elinin uzandığı uzak diyarlardan herkese mutlu, umutlu yıllar…

Sayfa 1 / 11