O kadar çok insan var ki etrafımda hayatın bütün güzelliklerini hakeden, hangisi hakkında yazmak lazım hiçbir fikrim yok. Ama biliyorum ki bir gün Allah verecek onlara bugüne kadar yaptıkları, içlerinden geçen ama güçleri yetmediği için gerçekleştiremedikleri iyiliklerinin karşılıklarını. Çok süreceğini de zannetmiyorum. Umarım her zaman hayatlarında bana ayırdıkları o güzel köşede kalırım, umarım onlar benim hayatımın her zaman en dokunulmaz, en özel, en uç köşelerinde dünyanın bütün kötülüklerinden uzak kalırlar.
Monthly Archive for Kasım, 2005
Bir söğütün gölgesinde yatıp
Gülmek uzaklardan
Acısız sanılan hayata dair
Bırakılmış bütün günlere
Bir korku filminde yaşamak belkide en komiğini
Acıyı gülmeye karıştırmak
Tutunmak hayata iki damla alkol ile
Tadına varılmış güzel günlerin
Geride bırakılmış hüznünü yaşamak
Ve yine ölmek bir söğüt gölgesinde.
Ağlamasını dindirmek gerek güneşli günlerin tadına varmak
Kimseyi geride bırakmadan gitmek lazım sessizce, gülerek
Ve ağlamayı kesmek gerek bırakıp giderken hayatı.
Ölüm
Karartarak yaşanmış ve
Güzel insalara karışmış sonra
Yeşiline kanıp doğanın
Kuralına uymak ve vakti gelince sessizce kaçmak
Bütün ölülerin yaptığı gibi…
Neyin vakti?
Zaman akıp giderken, beklentilerimizi, sevdiklerimizi, umutlarımızı kaybederken acıyor insan, yanıyor. Bir türlü durduramıyoruz, kal diyemiyoruz gitmek zorunda olana. Olması gerekenler, ölmesi gerekenler ve durmamasi gereken bir zaman.
Acıyı unutturacak zaman, bizi rahatlatacak zaman alıyor herşeyi, tıpkı bize verdiği gibi. Düşünüyor insan, bu ikilem, bu çelişki içerisinde kaybolurken bulamiyor kendini zaman içinde. Daha çok kaybediyor, daha çok üzülüyoruz. Ve buna kimse birşey yapamıyor.
Soruyorlar, soracaklar, “nasıl bilirdiniz” diye. Ne cevap geleceği meçhul, verilmesi gereken cevabın bilinmesine rağmen. Beklemek bitiyor, hüzünler bitiyor ve umutlar yerini yeni ve boş bir hüzne bırakıyor, sayılı nefeslerin sonunda, geride kalanlara bırakılmış yeni umutlarla. İnsanın yaşayası bile gelmiyor, şu garip dünyaya yaşamaya gelmişken.
Çok çabuk karar vermek gerekiyor, “tamam mı devam mı” diye. Nedense cevaplar hep “devam”dan yana. “tamam”ın inadına süren bir açgözlülükle, biraz daha umut biraz daha bekleyiş ve son bir hüzün. Belkilerin terkedip gittiği keşkelerle boğuşuyoruz yine, yeniden ve bu kavga hiç bitmiyor hiç başlamaması gereken yerde. Hayır diyemiyoruz, masumca başımızla onaylarken ve belki diyemiyoruz, keşke derken içimizden.
Ağlayamıyoruz örneğin, hayatın zamanın, bekleyişin içinden geçerken bırakıyoruz gözyaşlarımızı içimize damla damla. Ve tarif edilen “boncuk boncuk” koca bir yalan oluyor, akarken dereler sürükleyerek dağları. Her seferinde ilkmiş gibi, her seferinde yenileri eskitiyoruz, yüzümüzde eksik bir gülümseme. Özlemek lazım diyorum ama yine zaman bırakmıyor.
Vakti gelmedi daha, vakti geçmiş bir çok şeye inat, beklemesi gereken, beklenmiş ama gelmemiş, ansızın çalarken kapıyı. Vakti gelince özleyeceğim, senide katacağim aralarına, özlenmişlerin.
Allah rahmet eylesin Oğuz’um.
15/08/05
Hayata dair kendi projelerimi yönetme başarısını gösterebilmiş bir insan olarak yarınki Project Management sınavına girmeyi şiddetle redd ediyorum…
Gün artık 5:30 gibi ağarmaya başladı buralarda, aklımda hala eskiden kalma ince ışık. Aslında şimdi İzmir’de olmak isterdim, bıraktım Türkiye’yi size. Canım sahilde yürümek istedi, şöyle Üçkuyular’dan başlayıp Alsancak’a kadar sessizce yürüsem, baksam denize sakin sakin. Hatta kulağımda da hafiften bir türkü olsun, dilimde, içimde. Ritmi arada yükselsin arada dinsin. Yani diyorum ki mutluluk versin minör den çalsın arada. Adımlarım sakin olsun, kendimde kaybolayım hiç kaybolamadığım kadar biryerlerde. Hatta hava da ılık olsun ama hafiften essin rüzgar, yalnız bırakmasın beni.
Bir adım, bir adım daha sonra bir daha. Saymayı bırakayım 18.041.996′dan sonra. Tutmayayım dalgaları bir daha. Sonra şöyle bir baksam Karşıyaka’ya uzun uzun. Hissederken tatlı sert sabah rüzgarını yüzümde, kimsecikler olmasın sokaklarda ve bakmasın olmayanlar benim baktığım yerlere. Düşünsem sonra tekrar tekrar, ne tarafa yürümek gerektiğine dair. Karasızlığım orada da bırmaksa peşimi, gelse benimle aklımın gidebildiği her yere. Sonra yola çıkmadan önce versem kararımı, daha doğrusu verdiğim kararın doğruluğunu yoldayken tartmasam. Yani sizin anlayacağınız yine “keşke” yine kimseye söyle(ye)mediğim ucu açık pişmanlıklarım. En azından deniz var desem, bakarken kibrit çöpüne. Mesela güneş doğsa sonra ve mutlu olsam mesela yanmayan ucundan tuttuğum kibritin yanmayan tarafını da ısıttığına.
Karar versem sonra, kesin, geri dönmek lazım desem, başladığım noktaya. Sanki orası daha bir sıcak, güneşe daha bir yakın. Duymuştum ki zaten, Gülay çalıyordu orada, aynı Şebnem Ferah gibi yani. Hani ikiside özdeşleşmiştiler İzmir ile, taa Ankara’dan sonra. Ankara’da aynı tadı vermiyordular ve işin ilginci İzmir’de de tad farklıydı ve iki şehirdeki iki farklı tad, iki şehir arasındaki o uzun yoldan daha da farklıydı. En güzeli tabiki aradaydı, neyin nerede olduğu belli olmayan o garip dünyamda. İşte o an daha iyi anlamıştım, müziğin kaynağı duyulması gereken yerde değildi. Ama olsundu, benim yine de o tarafa yürümem lazımdı ve yürüyordüm da zaten.
Ve ondan sonra hiç ulaşamadım ulaşmak istediğim noktalara. Denizleri bile birbirine değmeyecek kadar uzak olan bir ülkede, sıcak bir Kasım sabahı hayal kurmakla yetindim. Ama hayalimde umut vardı. Gülay derken “dostum dostum” diye, döktüm içimi yine bir kibrit kutusuna. Ses buradan geliyordu, yani ulaşılması gereken nokta yine değişmişti, önceki bütün değişmezliğine rağmen. Hala sıcaktı, hala güzel ve hala aklımdaydı o anın özelliği. Kendimi kaybetmiştim seni bulduğum yerde ve gidilmesi gereken yere gelmiştim bir diğerinden kaçarken yine…
Kaç bayram geçmiş ayrı, kaç bayram sensiz.
Sessiz…
Beklerken baharları,
Solarken hayatın iklimi, donuk
Karanlıklarda bıraktım geceleri
Issız kaldı gönlüm sessiz.
Sensiz…
Yazmak lazım. Herşeyi bir kenara koyup, dökmek lazım içindekileri kağıtlara. Sonra yeniden bakmak lazım yazdıklarına, yaşanmışlara. Yeniden yazmak sonra. Hayatın tadına varmak bir de. Demiştim ya klarnet sesiyle uyumak lazım, büyüsünde kalmak ve tekrar yaşamak geçmişi.
Hani geçmiş derler ya, geçmemiş aslında. Hiç bir noktası unutulmamış. Her anı, kendinden gerçek, her hayal gelecekten umutlu hala. Acı çekiyor insan, kalanları da acısında boğuyor.
“Kader diyemezsin sen kendin ettin”
Güzel şarkı aslında, suçlamak için doğru kelimeler. Belkide suçu temize çıkartmak için.
Savrulmak, yazılanlar içinde. Tutunmak kuru bir dala, satmamak duyulanlara, inanmamak görülenlere. Yakmamak lazım gemileri, bırakmamak seni bırakılmaması gerekenlere. Mutluluğundan bile emin olamıyorum, kendi mutluluğumdan da. Kimse diyemiyor cesurca “Ben mutluyum” diye, korkmadan. Halbuki sorgusuz günlerde yazmıştım dağlara, taşlara. Hepsi biliyordu. Mutluydum. Kim bilir belki hala mutluyum, benim dışımdaki herkesin inandığı gibi yani. Oyunculuktan kurtulamadık bir türlü. İnsanlara farklı, kendime farklı anlattım hep. Hangisinin doğru olduğunu bilen de çıkmadı zaten, gören de…
Önceden dediğim gibi, tekrardan, yineden, yeniden, biraz benden, biraz senden…
Lazım işte, dost lazım, hep lazım
Eskiden ben küçüktüm, herkes gibi gülerdim. Sonra büyüdün dediler bana güzel güzel oynarken arabalarımla. Legolarım vardı sonra, olmadı diyemeyeceğim, oynarken keyif aldığım oyuncaklar. Pek acıkmazdım da, yemek olmasa bile.
Aslında aklımda bir şeyler var, yazmak istediklerim var, isimleriyle zamanlarıyla. Kırılırlar diye şimdilik sadece kağıtlarda yatıyorlar, belki bir gün çıkarlar buralara top oynamaya. Yazmak istediklerim hep geçmişe dair. Nedense hiç gelecek geçmiyor içimden. Öyle geçmişte çok mutlu olduğumdan değil. Bir bilen varsa bana da söylesin.
Eskiden ben…
Alışamamazlık vursa da dört yanından, tadına varamasa da şimdiki hayatın, acaba mı demek gerekiyor hayata? Bunun böyle olamayacağını bilse de, kırılmadan devam etse de eskiye, acaba? Hep “neyse”leri ve “keşke”leri tartmıştı hayatın bir köşesinde. Sanki “acaba”lara başlama zamanını geçirmiş gibi geliyor. Sanki hayatın yanlış yaşanmışlığının farkına varmışı gibi. Sanki hep başkalarının mutluluğu için çalışırken, kendini unutmuş gibi. Sanki bütün bunları çok geç farketmişde, tren kaçmak üzereyken zor bela yakalamış gibi. Vaktinde yapılması gereken ama yapıl(ama)mış bir dolu şeyin tadına varılamamış sanki. Yetişmesi gereken, tadılması lüzumlu şeylerin gerçekleştirilmesi yerine vakitsizliğin tadı çıkarılmış, acımasızca harcanan zamanda.
Nedendir bilinmez, tadına varılamamışlığın tadına varmıştı oysa. Acizliğin, ellerini bağlayan bütün herşeyin acısı sonra çıkar demiştide çıkmamıştı. Olsundu. Beklerdi bütün güzellikleri getirecek güzel insanları hayatnın bir koşesinde. Elbetteki gelecekti gelmesi gerekenlerin zamanı. Biterdi elbet, biterdi…
O yüzden şimdi ben…







Söylenmişler
RSSsezgi, DAMLA, orhunb, şahin, orhunb [...]
Yavuz
İbrahim Ömür Copcuoğlu
Masal, orhunb, mihman, orhunb, mihman [...]
Masal, orhunb, insansan, orhunb, DiShYy_ShEyTaN [...]
Masal, orhunb, revival, orhunb, revival [...]