İnsan eskileri neden düşünür acaba? Eski derken çoook eskileri ve az eskileri kapsayan yani eski kelimesinin anlamını kaldırabilecek herşeyi. Büyük ihtimalle bu sorunun iki cevabı olabilir. Birincisi şu an hocanın anlattiği dersin beni fazlasıyla bunaltmasi, ikinci olarak da dün gece gördüğüm o garip, abuk ve de subuk rüya. Bu durumda ikinci bir soru daha sormak lazım, insan neden eskileri rüyasinda görür? Bu sorunun da sanırım ikiden fazla cevabı vardır, en azından benim için öyle. Ama sanırım bugün içinde bulunduğum ruh halini en iyi açiklayabilecek cevap, rüyamda “eski”yi pek iyi görmedim, olurdu.
Kim bu eski? Burayı okuyacağını zannetmiyorum eskilerdekilerin. Onun için kendime bir açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum bu noktada. Sanki eskiyenler ve eskide kalıp hep yeni olanlar diye ayırmam gerekiyor maziyi. Eskiden cok acı çekmeme ragmen, hala benim için önemli yere sahip insan. İçinde kötülük olmayan ama yaşadıklarının onu mazimin iyi olamayan kısmına ittiğini düşündüğüm belki de düşünmek istediğim insan. Belki de bunların hepsinin koca bir yalan olduğunu varsaymamı gerektiren insan. Kendisini hayatın her hangi bir noktasında her hangi bir yere oturtamadığım ve bu ayaklanmışlığın üstümde kurduğu baskıyı kimseye anlatamadığım, bir zamanlar kendisine bir dolu mektup yazdığım, mektuplarımı sonradan geri aldığım, halen kendisine ait bir çantanın varlığını bildiğim, o çantaya bir hayat sığdırdığım, o hayatı da kimseyle paylaşmadığım belki paylaşmaya kıyamadığım, Ahmet Kaya’nın Şafak Türküsünde “elleri değsin istemedim, gözleri değsin istemedim” diye tasvir edilmiş ve bana bu duygunun doğru olduğunun ıspatlayan, eski hayatımdakı diğer bir güzellik gibi bana başka güzellikleri yaşatan ve sonra kalan güzelliklerin hepsini torbasına doldurup giden, özlemek fiiline daha da derin bir anlam kazandıran, kavuşmak kelimesinde ki o güzelliği açığa çıkartabilen, süprizler içinde bir hayat düşündüren ama bu hayata fırsat vermeyen, hep bir yerlerde karşılasmaya çalıştığım, karşılastığımda dünyamı değşitiren, bu değişikliğin sebebi olduğunu da bal gibi bilen, hayatın acısını, tatlısını, garibini, heyecanını, gözyaşını bana yaşatan o eski insan.
Aslında bu konuda yazılacak o kadar çok şey olmasına rağmen, her seferinde kısa kesmek istediğim, eskimeyen dostlarımla paylaştığım kadarından çok daha fazlasını bir kalemin ucundan kağıtlara yansıttığım garip varlik. Dedim ya koyamıyorum hayatın herhangi bir yerine, varsa hepsinde var, yoksa hiç birinde yok. Ama olmuyor işte, bir gece uyanıyorsun acıyla, kıvranıyorsun ve rüya olduğunu anlıyorsun. O’nu o halde görmek istemediğini farkediyorsun, seni o hale koymasına rağmen. Bu konuda açıklama istiyorsun kendinden ama gerekli açıklamayı yapamıyorsun, sessizliğin değer kazanıyor kimsenin beklemediği rıhtımda. Bunun da önemi kalmıyor zamanla.
Sonra tekrar rüyalarından birinde karşılaşıyorsun, selam veriyorsun ağlayan o küçük kıza hani o önceki heyecanlı halinle. Yeniden tanıyorsun onu sonradan, eskilerde kalmıştı diyorsun, hatırlıyorsun. Ama o nedense susmuyor, bırakmıyor ağlamayı ve cevap vermiyor sorulan sorulara, içten ağlamanın komseptine uygun bir şekilde. Aklına geliyor sonradan almaya çalıştığın cevaplar ve sorulması gereken sorular arasinda, yahu bu yanıdaki neden birşey yapmıyor ve devamlı ağlamasına izin veriyor diye. Bir anlam veremiyorsun, anlamsız bir rüyanın içindeki hayata. Soruyorsun tekrardan “n’oldu” diye, yine iki damla sessizlik akıyor gözlerinden, bakarken taa gözbebeklerinin içine, yardım et dermiş gibi. Ama yardim istemez diyorsun yanaşmaya korkuyorsun ve çaresiz, mecbur bırakıp gidiyorsun arkana bakarak, gözünün birini ona bırakıyorsun, kolunun birini, birini kulağının ve tamamını kalbinin. Fiziksel olmuyor bu bölünme, ama sen apaçık görüyorsun bölündüğünü, çok acıyor bu sefer, yakıyor her tarafını, çünkü olması gerekendi bu. Yine istediğin gibi yaşayamıyorsun, zaten yaşayamadığın hayatını, ve yine yaşayamadığını farkediyorsun çaresiz giderken uzaklara, mecbur. Sonra uyanıyorsun aklında inceden bir kelime…