Monthly Archive for Ekim, 2005

Eksik…

Nasılsın?
- Eksik…

Sormak istemişti “nasılsın” diye, “eksik” cevabını almama ihtimaline karşı.

Eksik…
Yarım kalmışlık bırakmadı yakasını, hep oteki yarısı öbür tarafta kaldı. Ulaşamadı yalnızlığına, yalnızlığını engelleyenlere ulaşamadığı gibi. Tatmak istedi uzaklardaki gurbetten, bırakırken gözü yaşlı güzellikleri arkasında. Tattırdılar acısı taze gurbeti, her kıvrandığında sancıyla bakarken güneşin battığı ötelere.

Vaktin geçmişliğine aldırmadan, gelecek günlere kanmadan alışılmışlığı geçmek içindi yaşanılanlar. Bırakılmışlığın, tutunanamışlığın, yaşanmışlığın anılarını bir kenara bırakıp bir sinema ekranından seyretmek isterdi hayatının kalanını, içinde bulunmadan rahat bir koltuktan bakmaktı amacı. Yanında sıcak içerken tarçınlı sahlepini. Rol ustalarının çaresizliği, büyük beceriyle anlattıkları o hüzünlü hayatın küçük ayrıntılarına takılmak istedi, büyük dertlerinin unutmak isterken. Sonra “öylesine” seyretmek geldi içinden hayatı. Hiç aldırmadan tutunamayanlara…

Benmişim…

Benmişim, kendimden bir korkak yaratmışım
Kendimi korurken en çok ben ürkütmüşüm
Benmişim, kendini savunurken en çok hançerleyen
Bir meçhul olmuşum failim ben
Ama beni bana küstüren beni bana kırdıran
Kalpsizin hiç suçu yok mu?
Kim demiş aşıklar hep mutlu olurlar diye
Hesapsız seveceksin, canın ağzına gelse de
Vururken yalnızlık yüzüne
Sen pay edersin gönlünü onlarca hüzüne

Nev

Bazen görmek yetmez, olmak lazım

Lazım İşte…

Dost. Bir insanın, aileden sonra ve diğer herşeyden önce sahip olması gereken varlık. Aileni, sevdiklerini, sevenlerini hiç korkmadan emanet edebileceğin o yüce insan. Hayatı “işte öyle bir şey” kıvamına sokan, yaşadıklarını ve yaşayacaklarını yalnız bırakmayacak, “ölene kadar” teriminin hakkını verebilecek o gariplik. Hani derler ya:

“iyi günde kötü günde”

Kavuşmak için çaresizlikle beklediğin, o küçük dünyana bütün güzellikleri sığdırdığın, zaman için bekçi olmayı göze alan, hayatın tadına vardığın işte. 15000 KM öteden bile derdine derman olabilen…

Bir kez daha anladım insanın sağlam dostlarının olmasının ne kadar güzel bir şey olduğunu, onlarsız o zavallı insanın bir hiç olduğunu. Bu güzel duyguyu bana tattıran güzel insanlara ne kadar teşekkür etsem azdır. Hani derler ya “Manevi varlığın yeter”, işte tam olarak ondan. İnsanı haksız çıkartmıyorlar hiçbir zaman. Sonuna kadar destek, sonuna kadar.

Hani mutlu olur ya insan durduk yerde, hani dokunur ya uzaklarda bir yere, hani içi acır özlediğinde yatağını, vardır ya herkesin içinde. Bu gece yine ondan oldum, mavisinden, güzelinden. Dedim ya böyle olunca insan düşünmüyor yarın n’olur diye, gözü arkada kalmıyor sevdiklerini sevdiklerine emanet ettiği için. Sahura kalkmanın tadına varıyor bir kez daha, inançlı olmanın huzurunu yaşıyor. Bir alaka kuruyor dünya ile olanlar arasında, olanlar ile yüce Yaratıcı arasında. Mutlu oluyor işte, ötesi yok. Karışmıyor, kalmıyor aklı bir yerlerde yalnız. Varıyor tadına sahip olmanın, insanlığın. Ve şükrediyor olmuşlara, olanlara. Bekliyor ince bir çizgide bütün olacakları, boynu kıldan ince…

Kelimesi bana kalsın…

İnsan eskileri neden düşünür acaba? Eski derken çoook eskileri ve az eskileri kapsayan yani eski kelimesinin anlamını kaldırabilecek herşeyi. Büyük ihtimalle bu sorunun iki cevabı olabilir. Birincisi şu an hocanın anlattiği dersin beni fazlasıyla bunaltmasi, ikinci olarak da dün gece gördüğüm o garip, abuk ve de subuk rüya. Bu durumda ikinci bir soru daha sormak lazım, insan neden eskileri rüyasinda görür? Bu sorunun da sanırım ikiden fazla cevabı vardır, en azından benim için öyle. Ama sanırım bugün içinde bulunduğum ruh halini en iyi açiklayabilecek cevap, rüyamda “eski”yi pek iyi görmedim, olurdu.

Kim bu eski? Burayı okuyacağını zannetmiyorum eskilerdekilerin. Onun için kendime bir açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum bu noktada. Sanki eskiyenler ve eskide kalıp hep yeni olanlar diye ayırmam gerekiyor maziyi. Eskiden cok acı çekmeme ragmen, hala benim için önemli yere sahip insan. İçinde kötülük olmayan ama yaşadıklarının onu mazimin iyi olamayan kısmına ittiğini düşündüğüm belki de düşünmek istediğim insan. Belki de bunların hepsinin koca bir yalan olduğunu varsaymamı gerektiren insan. Kendisini hayatın her hangi bir noktasında her hangi bir yere oturtamadığım ve bu ayaklanmışlığın üstümde kurduğu baskıyı kimseye anlatamadığım, bir zamanlar kendisine bir dolu mektup yazdığım, mektuplarımı sonradan geri aldığım, halen kendisine ait bir çantanın varlığını bildiğim, o çantaya bir hayat sığdırdığım, o hayatı da kimseyle paylaşmadığım belki paylaşmaya kıyamadığım, Ahmet Kaya’nın Şafak Türküsünde “elleri değsin istemedim, gözleri değsin istemedim” diye tasvir edilmiş ve bana bu duygunun doğru olduğunun ıspatlayan, eski hayatımdakı diğer bir güzellik gibi bana başka güzellikleri yaşatan ve sonra kalan güzelliklerin hepsini torbasına doldurup giden, özlemek fiiline daha da derin bir anlam kazandıran, kavuşmak kelimesinde ki o güzelliği açığa çıkartabilen, süprizler içinde bir hayat düşündüren ama bu hayata fırsat vermeyen, hep bir yerlerde karşılasmaya çalıştığım, karşılastığımda dünyamı değşitiren, bu değişikliğin sebebi olduğunu da bal gibi bilen, hayatın acısını, tatlısını, garibini, heyecanını, gözyaşını bana yaşatan o eski insan.

Aslında bu konuda yazılacak o kadar çok şey olmasına rağmen, her seferinde kısa kesmek istediğim, eskimeyen dostlarımla paylaştığım kadarından çok daha fazlasını bir kalemin ucundan kağıtlara yansıttığım garip varlik. Dedim ya koyamıyorum hayatın herhangi bir yerine, varsa hepsinde var, yoksa hiç birinde yok. Ama olmuyor işte, bir gece uyanıyorsun acıyla, kıvranıyorsun ve rüya olduğunu anlıyorsun. O’nu o halde görmek istemediğini farkediyorsun, seni o hale koymasına rağmen. Bu konuda açıklama istiyorsun kendinden ama gerekli açıklamayı yapamıyorsun, sessizliğin değer kazanıyor kimsenin beklemediği rıhtımda. Bunun da önemi kalmıyor zamanla.

Sonra tekrar rüyalarından birinde karşılaşıyorsun, selam veriyorsun ağlayan o küçük kıza hani o önceki heyecanlı halinle. Yeniden tanıyorsun onu sonradan, eskilerde kalmıştı diyorsun, hatırlıyorsun. Ama o nedense susmuyor, bırakmıyor ağlamayı ve cevap vermiyor sorulan sorulara, içten ağlamanın komseptine uygun bir şekilde. Aklına geliyor sonradan almaya çalıştığın cevaplar ve sorulması gereken sorular arasinda, yahu bu yanıdaki neden birşey yapmıyor ve devamlı ağlamasına izin veriyor diye. Bir anlam veremiyorsun, anlamsız bir rüyanın içindeki hayata. Soruyorsun tekrardan “n’oldu” diye, yine iki damla sessizlik akıyor gözlerinden, bakarken taa gözbebeklerinin içine, yardım et dermiş gibi. Ama yardim istemez diyorsun yanaşmaya korkuyorsun ve çaresiz, mecbur bırakıp gidiyorsun arkana bakarak, gözünün birini ona bırakıyorsun, kolunun birini, birini kulağının ve tamamını kalbinin. Fiziksel olmuyor bu bölünme, ama sen apaçık görüyorsun bölündüğünü, çok acıyor bu sefer, yakıyor her tarafını, çünkü olması gerekendi bu. Yine istediğin gibi yaşayamıyorsun, zaten yaşayamadığın hayatını, ve yine yaşayamadığını farkediyorsun çaresiz giderken uzaklara, mecbur. Sonra uyanıyorsun aklında inceden bir kelime…

Eskidi işte…

Denizlerin olsun

Acısız, ağrısız olsundu bu sefer,
Bırakmamacasına sarılmıştı,
Bir eli kayarken küçük vücudunun yanına,
Öteki beyaz papatyasını tutuyordu.

Bir papatyanın sade yapraklarında kaybetmişti aşkını,
Tadına varamadan mavinin,
Vakti gelmişti gitmenin uzaklara,
Bırakıp papatyasını masaya.
Ağzında yarım bir söz,
Sev…

Güneş gitti, gelecek…

Sakin fırtına

Bahar buradaydı sonra kış geldi
Gelir dediler yine
Zaman
Bekledim
Geldi…

Gurbet böyle anlatılabilinirdi ancak

Aman gurbet ne olur üç gün ara ver
Al selamı götür aziz dosta ver
Üç günden fazlası zulüm gurbetin
Bir adım ötesi ölüm gurbetin…

yazanın kim olduğundan tam emin olamadığım için Ertuğrul Erkişi diyelim söyleyene

Zuhal Olcay

Yine çok güzel söylemiş, Bülent Ortaçgil eşliğinde.
Başucu Şarkıları 2…
Kesinlikle ilki gibi edinilmesi gereken bir albüm.

Hayatın Üçüncü Gözü

Hayat bir ürpertidir kuytularımda,
Hayat ayak sesleri uykularımda,
Hayat bir özleyiştir umutlarınla,
Sırları gizleyiştir kuskularınla…

Bir kapı açılır yüzün görünür,
Hayat yanılgıdır duygularında
Bir heyecan bir telaş
Bir oyun binbir gece
Sevgililer sahnede
Bir karışık bilmece…

Hayat bir aksi seda uçurumlarda,
Dağılır paramparça karşı yarlarda,
Bir üçüncü göz gerek, hayat sevgidir,
Çöz artık gözlerini oyun bitmiştir…

İlhan İrem

O da sormuş muydu? Neden “ben”? Ya da neden “sen”? Cevap istiyorum, böyle sessiz durmayın. Kendi derdinden unuturmuş insan kalanı. Sizin kiminiz kaldı ya da “neden”leriniz nerde kaldı. Hiç mi acımadı, hiç mi karışmadı…

Sizin karışmamışlıklarınıza inat ben karışıyorum, karışacağım, zamana inat. Geçiyor işte zaman, öyle ya da böyle, “neden”lerimi cevapsız bırakarak. Bir gün bulunabilirlik ihtimaline karşı, duruyorlar orada öylece, sessizce. Arıyorum. Bütün ihtimallerde, bütün yalnızlıklarda, olan her olayda soruyorum, bulunamayacak yine biliyorum…

Hep yarım aklım, hep yarım kaldım. Arayış bitmedi henüz, dedim ya bulunmazlıklara inat bitmeyecekde. Gün gelecek yel olacak yüküm, hafif hafif basacak ağırlığı, şehirler arası yollara inat, gün gelecek karanlık olacak, gelen güne inat. Bu inat bitmeyecek hiç, ne o vazgeçecek aranmaktan, ne ben onu aramaktan… Kimbilir belkide “zaman”dır aranan soru, cevabı belirsiz…

Yaz geliyor gibi :)

Böyle geçiyor günler

Yani

27 Saat ötesi,
yarından öncesi…

Zaman

38 ay geçti…
Çok olmuş beaa, acıyoo…

445/1600

Buralardan

In My Place

Yeah, how long must you wait for it?
Yeah, how long must you pay for it?
Yeah, how long must you wait for it?
Oh, for it

cevap istiyorum….

Bülbülüm Altın Kafeste

Bir klarnetin büyülü sesinde kaybolmak,
bulamamak sonra derinliğine dalmak.
Hatırlamak ve geceyi gündüze katmak,
karanlıklarda bulmak güzeli, saklamak…

Denizfeneri, kumsaati ve Cin

Uzaklarda…Eski bir evde, Ahşap bir tavan arasında bitiyor bu öykü. Bu öyküyü “ora” dan yazıyorum. En uzak mekandan. Tahta olandan.

Benim yaşadığım yerde hiç yağmur yağmadı. Daha doğrusu ben hiç görmedim. Babama da dedem anlatırmış; çok eskiden yağmış bir kere. Ben dedemi de hiç görmedim. hep babama dedemin anlattığı yağmuru sorardım. Babam hiç kırmazdı beni, hep anlatırdı. O anlatırdı, ben dinlerdim ve hiç sıkılmazdım yağmurdan, babamdan. Bir gece yağmurdan, eskiden, dedemden bahsettik yine. Uzun uzun konuştuk, laf lafı açtı, bir hayli geç olmuştu.Artık yatmalıydım.

Yatağıma uzandığımda bir türlü uyuyamıyordum. Kalktım ve ahşap merdivenlerden gıcırtılarla beraber ahşap tavan arasına çıktım. Heyecanlanmıştım çünkü hiç görmediğim ama onunla büyüdüğüm dedemin eşyalarıyla tanışacaktım. Yavaş yavaş çıkmama rağmen gözlerim kararmıştı. Dedemin sandığının yanına yığılıp kalmıştım. gözlerimi açmak istedim ama bir türlü olmuyordu. Gizemli sandığın başındaydım. Eskimiş ahşap kapağı yavaşça kaldırdım. O an hissettiğim koku daha ben bu dünyada yokken işlenmiş,oluşmuştu. Ve bu da beni daha çok heyecanlandırıyordu.Sandığı karıştırmaya başladım. Sandıktakileri incelerken bile aklıma babamın anlattığı ve adına “yağmur” dedikleri su damlacıklarının muhteşem dansı vardı. Sandıkta; eski ceketler, kıyafetler, mektuplar,nostaljik siyah beyaz fotoğraflar, artık iyice yıpranmış görünen emekliye ayrılmış bir el çantası , minyatür bir deniz feneri ve daha bir çok hatıra vardı. Büyük bir sabırla hepsini tek tek incelemeye başladım. Hepsinde ayrı bir tarih, ayrı bir yasam gizliydi. En son deniz fenerini aldım elime. Dedem bir denizciydi ve hayatini denizlerde kaybetmişti. sanırım bu fener onun uğuruydu.

Fenerle uğraşırken birden yanan mum söndü ve ortalık fenerden yayılan güçlü bir ışıkla aydınlandı. Gözlerime inanamıyordum. Korkuyla beraber şaşkınlığımda artmıştı. Birden ışıkların arasında o belirdi. Korkmuştum. Korkum şaşkınlığımı daha da artırmıştı. O tıpkı masallardaki cinlere benziyordu. Ne yapacağımı bilemiyordum. O sırada benimle konuşmaya başladı. Kendisinin bir cin olduğunu ve bana bir dilek hakkım olduğunu söyledi. Şaşkınlığım bir kar yığını gibi daha çok büyüdü. Korku yerini yavaşça merağa bırakıyordu. Kelimeler ağzıma doluştu ama bir türlü konuşamıyordum. Bu beynimin bir oyunumuydu acaba. Hayır, olamazdı. Bu gerçekti. Tam o anda aklıma ilk gelen “yağmur” du. Ama hala konuşamıyordum. Cin “emredersiniz” dedi. Bunların hayal olduğuna daha çok inanmaya başlamıştım. Ama bir taraftan da hiç görmediğim yağmuru görmek istiyordum. Bu hayal bile olsa insanın eline kaç kere böyle bir fırsat geçerdi ki. Cin tekrar konuşmaya başladı. “Dileğin gerçekleşecek ama her şeyin bir sonu olduğunu bilmelisin.” İçinden çıktığı deniz fenerini bir kum saatine çevirdi. Kum saati boşalana kadar vaktim olduğunu söyledi ve yok oldu. Gözlerimi kapatıp tekrar açtığımda bambaşka bir yerdeydim. Gözlerimin alabildiği, beynime sığabildiği kadar yeşillik. Ve hissedebildiğim, mutlu olabildiğim kadar yağmur. Çok uzun bir süre dolaştım yağmurda, koştum, yürüdüm, düştüm, düşündüm. Hayat buydu. Ve ben hayatımda ilk defa bu kadar özgür ve mutlu hissediyordum kendimi. O sırada kumsaati geldi aklıma, çok az sürem kalmıştı.

Gözlerimi kapadım, bitsin istemiyordum. Bir süre daha yürüdüm ama artık hissedemiyordum yağmuru. Yıkılan hayalimi bir kenara bırakıp açtım gözlerimi. Ama daha çok şaşırmıştım. Çok farklı bir yerdeydim. Yani şu an bulunduğum yerde. Dedemin yanında. Dedem yıllar önce gelmişti buraya. Ben ise yeni ölmüştüm….

Dilan Alboğa için…

Sayfa 1 / 212»