Gözlerime işlendin ya, sesime, tenime, yüreğime… Baktığım her yer sen, konuştuğum her şey ve hissettiğim bir tek sen. Artık konuşmak bile istemiyorum alakasız konularda alakasız kişilerle. Aldığım nefes bile boşuna geliyor, bu kadar severken seni ben…
Yazmak istediklerim, yaşamak istediklerimden farklı değiller ama kelimelerin anlam sıkıntısı çekmelerinden muzdarip, anlatamadıklarım boğazımda düğümleniyor işte, daha bir çok soru işaretinin düğümlendiği gibi. Hayatın “çaresizlik” ile “mutsuzluk” arasında sıkışıp kalmasına bozuluyorum en çok, ve ben bunun önüne geçecek gücü bu aralar bulamıyorum kendimde. İnsanlar acaba halimden anlar mı? Yoksa sadece dinlemek anlamaya yeter mi? Kafamda öyle çok soru(n) var ki, hangi sorunun çözümü için hangi sorunun sorulması gerektiği bir kararsızlık olarak kaldı hayatımda şimdi. Dinlediğim şarkılarda da yok artık cevaplar. Ve ben yine bir ışık hüzmesi altında zifiri karanlıkta kaldım.
Görebildiğim şeyler var hayatta, anlayabildiğim, bilebildiğim ya da hissedebildiğim. Ama bir çok “yok” var yine bütün olabildiklerime inat. Zamanın değişkenliğini yüzüme vuruyor saat, yine gecelere döndüğüm anlarda ve ben kaybolduğum bütün hayatlarda arıyorum kendimi, bir boşunalık, bir bekleyiş ya da bir kara bulutun altında. Hissettiğim ve hissettirdiğim her damla kalp çarpıntısı, ki bunun hem iyisi hem de kötüsü oluyor, için bakındığım bütün dağların ardından geliyor yine ışık, gözümü kamaştıran ve kalbimi tam oratadan ikiye bölen. Ve ben yalnızca bakıyorum, güzel insanların güzel günlerini aydınlatan güneşe. Bakıyorum nasıl güzel batıyor diye, gözlerimde bir sessiz hıçkırık.
Anlatmak istediklerim var (kimisi kelimelerde kimisi gözlerimde saklı), konuşmak istediklerim (geçmişte bilinmeyen kalmamacasına), sormak istediklerim (cevaplarından en çok korktuğum), kabul ettiklerim var kendi kendime (hayatı bana zindan eden – mutlu görünürken en çok canımı yakan), dokunmak istediklerim var (acıları bir fırça gibi temizlercesine ama biliyorum ki bütün acılar elimde kalacak sonunda ve elime tek geçen derli toplu kalmaları olacak) ve özlemlerim var (bir çocukluk öncesine dönüş gibi), hasret kaldığım bir dolu şey. Hepsi bir yürekte saklı dursunlar artık ki içimdeki hayatı öldürmeden, kimseye zarar vermesinler, şimdiye kadar veredikleri gibi…
Kayboldum, sokaklarını çok iyi bildiğim bu şehirde, kaybolduğum gibi hisler aleminin karanlıklarında, bu şehirde de yok oldum ben artık, her başladığım hayata dair bir şeyler için çabalarken bir toz zerresi olup azalıyorum kaldırımlarında, bu tanıdık duygunun. Yaşanılacakların çoğunu bilirken, bir o kadarının da bilinmezliklerinde kalması zamanın, işte acıtan yanı bu hayatın. Ve daha çok yanan bir yeri hep oluyor bu yüreğin, senin yokluğunda ya da artık varlığında. Soru(n)ların hep bir matematiksel çözümü olur ya, işte bunun yok. Yok yalan söyledim aslında var, çok basit bir çıkartma işlemini bile yapamayan bir adam için zor bir çözüm olacak ama… ama…
Yalnızlık var şimdi alnımın ortasında tıpkı eskiden olduğu gibi, okuyanın okumaktan zevk almadığı ama yine de her kelimesine şükrederek anladığı bir kitap gibi. Bir mutluluğu dünyanın en yumuşak pamuğu gibi ellerine bırakabileceğini hissetmenin verdiği güçle saldırırken değişimine bu kitabın kabının, seçilmiş kelimelerin aynılığı ile yoruluyorum. Hep bir sıfırlama peşinde harcarken ömrümü, kendimi kaybettiğim sokaklara bir yenisini ekliyorum. Ve çoğunda o yumuşak pamuk bir göz yaşına sebep oluyor, silerken eskilerini.
Yoruldum… Hem de çok. Bu yükün altında ezilirken ben, bu kadar yanarken bu yürek ve bu kadar da belli ederken ne kadar daha yanacağını, daha bir ağır hissediliyor yılların yorgunluğu bu geniş omuzlarda. Sanki daha çok kaldırabileceklermiş gibi dünyayı taşımaya çalışıyorlar, bir taraftan kırmamaya çalışırken anlamını, diğer tarafta hep kırılan bir taraf olacağını anlatan bir hikaye kulaklarımda. Hayat seçimlerden ibaret değil, olmamalı. Kendi seçimlerine sebep bir dolu neden dururken her gece yatağımda, bir seçim ile suçlanmamalı insan ve bir pişmanlığa kurban gitmemeli, korkarken bir başkasının mutsuzluğundan. Yoruldum, düşünmemem gereken şeyleri düşünmekten, söylemem gereken şeyleri vaktinde söyleyememekten. Hani Ahmet Telli diyor ya: yoruldum, yoruldum, yoruldum, gereklilik kipinde yaşamaktan. İşte o kipin –di’li geçmeden yaşanılamaması gerek, bir şeyleri daha feda etmeden…
Oysa ne çok hayalim vardı, umudum, beklentim bu hayattan. Ne düğünler vardı hayatın en genç yıllarında ve ne mutluluklar vardı o gençliğin omuzlarında. Bir bulutu bile benzetemiyorum bir tavşana artık, kuramıyorum hayallerin oluşturdurduğu bir hayatı, gerçeğin kendisini bu kadar derinden yaşanırken ve bütün gerçekler bu kadar kırarken camlarını bu sessiz hayatın. Bunca yıl beni hayata bağlayan bir hayali sadece bir onbeş gün yaşayabilmek yetmiyor benim gibi seven bir adama, bir ömür sürmesi gereken mutlulukların olması gerekenden bir saniye bile kısa kalması hep yetim bırakacak bu yüreği, kaybolduğu o şehrin sokaklarında.
“ya … “ ile baslayan sorular sormak istemiyorum artik kendime… Cevabını bilemediğim, bilmek için eriyip gittiğim kadar, bilmemek için de direniyorum kendime. Soru sormak istemiyorum artık hayata, kaderci olup herşeyi kabullenmek hiç bir acı çekmeden, bunca yıl sonra bile, bu kadar yaşanmışlıklara ve yaşanamayacaklara rağmen…
Ama yine de beklemek var kaderin satırlarında. Neyi, niye beklediğini bilerek ümit etmek o günün geleceğini. Olabilirliğinden uzak ama milyonda bir ihtimalin o yalnız birine vurularak unutmamak insanlığın unuttuğu bu sevgiyi. Ki bu benim sevgim işte içinde tek bir güzel için bir çok aşk barındıran bir duygu. Herkesin kıskandığı ve saygı duyduğu bir sevgi, “seviyorum seni” derken gözlerime sakladığım her duyguyu yalnızca onun değil bütün dünyanın gördüğü, anladığı ve bütün yanlışlarıyla onayladığı bir şey bu, kimsenin varlığından haberdar olmadığı. Ve bir o kadar da bilmeyenin kalmadığı. Hep gizimde saklı ama bir o kadar da aşikar işte…
Bekliyorum şimdi, bilinmezliğin getirdiği bütün soru işaretlerimle, anılarımda gömülü kalan her sözümle, geçimişe olan özlemlerimle, mutluluğu tattığım seninle ve seni bana hep hatırlatacak olan yalnızlığımla bekliyorum, adını bilemeyeceğim bir şehir de, üzerine eklediğim her damlada okyanusa dönüşen bir sevgi ile bekliyorum. Bir gün beni bulacağını bilerek bekliyorum, yokluğunda, seni sensiz bekliyorum…
Anlaşılan bunca yıl beni yalnız bırakmayan bu yalnızlıkla hesabım kapanmadı henüz. Bütün uğraşlar, çabalar, duygular, hepsi boşunaymış. Eski dost yine bırakmayacakmış beni, bir anlık ağzından çıkan elvedasına rağmen, bana rağmen, sana rağmen yine de koynunda uyumaya devam edecekmişim bu eski çınarın.
Hani var ya bir filmde, o aşkın kahramanı bir türlü bırakmıyor sevgisinin hatıralarını, her ne kadar yakılması için çabalamışsa da. Kurtarıyor aşkını kötü adamların elinden… Bir insan ona dair olan bütün hatıralarını bir kutuya koyup çıkıp gidebilir mi kendi hayatından? Şansımı iyi değerlendiremedim ben, şimdi yeni şanslar arayacağımı bile bile. Ve unutmadım seni, hayatımın ellerimden kayıp gidişini seyrederken bile…
Aştan sonra hayat var mı? Cevabı açık bir soru bu, hiç bilinmeyenli bir denklem gibi sağdakilerden soldakileri çıkarttığında elinde kalanlar kadar açık. Görünen gerçekleri değiştirmeyecek olan şarkı sözleri şimdi daha bir kurcalıyor aklımı ve bir tarafım hep cevabını bildiğim bu soruyu soruyor. Aşktan sonra hayat… yok. Ve bunun bilincinde olmak daha bir acı veriyor. Yüzüne karşı söylenen her doğruyu biraz sonra olmayacak olan hayatın şimdiden yüzüme vurması ise başka bir ikilem, arasında sıkışıp kaldığım. Ben ki “kabullendiğim” şeylerin esiri olmuşum, haketmişim belki de.
Dizelerinden çaldığım şairlerin hatırına yeni hayatlara atılmama sebep, yeryüzünün yüzünü eskiten bir olguya sebep, mutlu olmaya ya da en basitinden nefes almaya sebep bir aşkın sahibiyim ben, uğruna eksiltmediğim bir hayatı saman alevi gibi yakıp kül edebilecek bir aşk. Bu diyarda kimselerin adını bile bilmediğin duygularım var, hükmedemediğim. Acısını yıllarca içimde saklayacağım bir aşkım var, bugünden olamamasına yazık…
Sırtımda bir defter, satırlarında ağır sözler gizli. Kendi kendime yazamadığım, okuyamadığım, anlayamadığım şeyler var, her açıldığında okumayı yeni öğrenen bir çocuk gibi heceleyerek aktarıyorum içeriğini hayata ve kader hep yeni şeyler “karalıyor” her yapıldığında o yazılanlar. Çoğunda hep sonuna yaklaşıyorum bu defterin desem de, bitmiyor işte, açık acısı ortada kelimelerin ve gariptir ki görmüyor kimse satıraralarında saklı hüznünü o defteri oluşturan harflerin.
Ve benim sevgim bunu haketmedi diyorum, yakarken kendimi beklediğim ateşlerde. Benim sevgim, uğruna dünyadan vazgeçtiğim bu sevgim, bunu haketmedi. Her ne kadar bir sinir anında yazılsa da bu son paragraf, gerçek bu, hakettiğim şey bu değil…
Yine de dünyanın yandığı günü bekliyorum bir köşesinde hayatın, cayır cayır yanarken ben…şimdi…
2 Haziran 2008